HZ. EBU BEKR-İ SIDDIK (RA) (573-634)


Ebu Bekr-i Sıddık hazretleri Peygamberlerden sonra, Eshab-ı kiramın ve insanların en üstünüdür. Asıl adı Abdullah bin Ebu Kuhafe bin Amir bin Amr bin Ka'b bin Sa'd bin Teym bin Murre'dir. Babasının adı Osman olup, Kuhafe lakabıyla meşhurdur. Annesinin adı ise Selma binti Şahr'dır. Ümmül Hayr lakabıyla tanınmaktadır.

Hz. Ebu Bekir, Peygamber Efendimizden 2 yıl 3 ay küçüktür, Fil vak'asından sonra m, 573 yılında dünyaya gelmiştir. Müslüman olmadan önce adı, Abdüluzzâ veya Abdulka'be idi. Peygamberimize (aleyhisselam) iman ettikten sonra O'nun ismini "Abdullah" olarak değiştirdi. 38 yaşında müslüman olmakla şereflenen Hz. Ebu Bekir; Peygamber efendimizin vefat ettiği gün halife seçildi. Hilâfeti 2 sene 3 ay 10 gün sürdü. 63 yaşında iken hicretin 13 (m. 634) yılında Cemaziyel-âhir ayının yedisinde Pazartesi günü hastalandı, 15 gün hasta olarak yattıktan sonra vefât etti. Cenaze namazını Hz. Ömer kıldırdı. Peygamber efendimizin kabrinin bulunduğu Hücre-i Saadete defnedildi.

Hz. Ebu Bekir, Aşere-i Mübeşşerenin yani Cennetle müjdelenen on sahabenin birincisidir. Peygamber efendimizin kayınpederi, Hz. Aişe'nin babasıdır. Hz.Ebu Bekirin Resulullah efendimize fevkâlâde sadâkât ve sevgisi vardı. Vefatına, Peygamberimizden ayrıldığından duyduğu aşırı üzüntüsü, gammı ve hasreti sebep olmuştur. Çünkü O'na karşı olan, sevgisi ve bağlılığı kelimelerle tarif edilemiyecek kadar çoktur.

Peygamber efendimiz de, Hz. Ebu Bekiri çok severdi. O'nun için bizzat kendisine "Sen Allahü teâlânın Cehennemden atiki (yani azâd ettiği kimse)sin" ve "Cehennemden atik olan (âzâd edilmiş kimse) görüp sevinmek isteyen kimse, Ebu Bekre baksın" buyurması bunun bir alâmetidir.

Bir rivayette de, Hz. Ebu Bekir'in annesi Ümmül Hayr-i Selmâ'nın bir iki evladı olmuş ise de hiçbirisi yaşamamış olduğundan, Hz. Ebu Bekir doğduğu zaman, annesi kucağına alıp, Kâ'beye götürmüş ve yaşaması için "Allahım bu çocuğu ölümden âzâd edip bana bağışla!" diye dua eyleyince; Kâ'be'nin her yanında "Yâ Emetellah, sana müjdeler olsun ki, çocuğun yaşayacak, seni pek sevindirecek Tevrat'da adı Sıddik olarak bildirildi" nidası geldi. Oradakilerin hepsi bunu duydular. Bu sebeple de Atik ismini verdiler. Yahud, soy ve sopunda ayıp ve kusur sayılabilecek herhangi bir şey görülmediği için bu lâkabı vermişlerdir, denildi.

Hz. Ebu Bekir, ilk imâna gelen, müslümanlıkla şereflenen hür erkektir. Kadınlardan ilk imâna gelen Hz. Hadice, kölelerden Zeyd bin Harise ve çocuklardan Hz. Ali'dir. Müslüman olmadan evvel, gençliğinde de Resulullahın arkadaşı idi. Büyük bir tüccardı. Bütün malını, evini barkını Resulullahın uğrunda harcadı.

Hz. Ebu Bekir, İslâmiyeti kabul etmesine kadar geçen 38 senelik hayatında asla içki kullanmamış, putlara tapmamış, her türlü sapıklıktan, hurafelerden kaçınmış, iffetiyle ve güzel ahlâkı ile tanınmış bir kişiydi. Kavmi arasında sevilen ve saygı gösterilen birisi olup, fakirlere yardım eder, muhtaç olanları gözetirdi. Dürüst bir tüccardı. Herkesin ona sonsuz bir itimadı vardı.

Hz. Ebu Bekire Resulü Ekrem (aleyhisselam), Peygamberliğini bildirip müslüman olmasını teklif ettiği zaman, hiç tereddüt etmeden İslâmiyeti kabul etmişti. Babası, annesi, çocukları ve torunları da müslümanlığı kabul etti. Peygamberimizi görüp Eshâb-ı kiramdan olmakla şereflendiler. Eshâb-ı kiramdan hiçbiri, böyle bir şerefe nail olmamıştır.

O'nun müslüman oluşu hakkında bildirilen haberler çeşitlidir. Şöyle ki; Hz. Ebu Bekir, İslâmiyeti kabul etmeden yirmi sene önce, bir rüya görmüştü: "Gökten dolunay inip, Kâ'be-i muazzamaya gelmiş ve sonra parça parça olmuş, parçalardan her biri, Mekke evlerinden biri üzerine düşmüş, sonra bu parçalar bir araya gelerek gök yüzüne yükselmişti. Hz. Ebu Bekir'in evine düşen parça ise, gök yüzüne yükselmemişti. Hadiseyi gören Hz. Ebu Bekir hemen evin kapısını kapamış sanki bu ay parçasının gitmesine mani olmuştu."

Hz. Ebu Bekir heyecanla rüyadan uyanmış, sabah olunca, hemen, yahudi âlimlerinden birisine koşup, rüyasını anlatmıştı. O âlim cevabında: "Bu karışık rüyalardan biridir, onun için tabir edilmez" demişti. Fakat bu rüya, Hz. Ebu Bekir'in zihnini kurcalamaya devam etmiş, yahudinin cevabı, O'nu tatmin etmemişti. Bundan dolayı bir zaman sonra ticaretlerinden birinde, yolu rahip Bahira'nın diyarına uğramıştı. Gördüğü rüyasının tabirini Bahira'dan istemiş ve şu cevabı almıştı. Bahira: "Sen neredensin?" dedi. Hz. Ebu Bekir: "Kureyştenim" diye cevap verince, Bahira: "Mekke'de bir peygamber ortaya çıkıp hidâyet nuru Mekke'nin her yerine ulaşacak, sen hayatında O'nun veziri, vefatından sonra da, halifesi olacaksın" deyince Hz. Ebu Bekir bu cevaba çok hayret etmişti. Hz. Ebu Bekir bu rüyasını ve tabirlerini, Peygamber efendimiz, peygamberliğini açıklayıncaya kadar kimseye söylememişti.

Peygamber efendimiz, peygamberliğini açıklayınca, Hz. Ebu Bekir hemen Peygamber efendimize koşup, "Peygamberlerin, peygamberliklerine delilleri vardır, senin delilin nedir?" diye suâl etmişti. Peygamber efendimiz cevabında: "Bu nübüvvetime delil, o rüyadır ki, bir yahudi âlimden tabirini istedin. O âlim karışık rüyadandır, itibar edilmez dedi. Sonra Bahira rahib doğru tabir etti." buyurarak, Hz. Ebu Bekire hitaben: "Ey Ebu Bekir! Seni Hüdâya ve Resulüne davet ederim." buyurmuştu. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir, "Şehâdet ederim ki, sen Allahü teâlânın resulüsün ve senin peygamberliğin hakdır ve cihanı aydınlatan bir nurdur." diyerek, O'nu tasdik edip müslüman olmuştu.

Hz. Ebu Bekir, müslüman olunca, hemen çok sevdiği arkadaşlarına gitti. Onları da, müslüman olmaları için ikna etti. Eshâb-ı kiramın ileri gelenlerinden ve Cennetle müjdelenenlerden olan Osman bin Affân, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahman bin Avf, Sa'd İbni Vakkâs, Ebu Ubeyde bin Cerrâh gibi yüksek şahsiyetler onun tavsiyesi ile müslüman olmuşlardır.

Birgün Resulullah efendimiz, yeni müslüman olanlardan birkaçı ile Erkam bin Erkam'ın Safa tepesindeki evinde oturuyorlardı. Başta Hz. Ebu Bekir olmak üzere, hepsi bu yeni dinin müşriklere açıklanmasını arzuladıklarını bildirdiler. Henüz açıkça tebliğ edilmek emri verilmemişti. Peygamber efendimiz de: "Ey Ebu Bekir! Bizim sayımız henüz az. Bu işe yetmeyiz" buyurdu ise de, Hz. Ebu Bekir'in ve arkadaşlarının arzularının çokluğundan onları kıramadı. Hemen Mescid-i Haram'ın bir tarafına topluca oturdular. O sırada müşrikler de orada toplu halde bulunuyorlardı. Hz. Ebu Bekir ayağa kalktı. Putlardan yüz çevirip, Allahü teâlâya ve O'nun Peygamberi Muhammed aleyhisselâma inanmanın lâzım olduğunu anlatmaya başlayınca, müşrikler hep birden Hz. Ebu Bekir'e ve arkadaşlarına saldırdılar. Yumruk ve tekmelerle ortalığı alt üst ettiler. Hz. Ebu Bekir'i fena halde tartaklayıp dövdüler. Utbe bin Rebia, demirli ayakkabılarını Hz. Ebu Bekir'in yüzüne çarpa çarpa yüzünü gözünü kanlar içinde bıraktı, bilinmez hale getirdi. Beni Teym kabilesine mensup olan kişiler yetişip ayırmasaydılar öldürünceye kadar dövmeye devam edeceklerdi. Kabilesinden olan kişiler bitkin ve perişan bir hale gelen Hz. Ebu Bekir'i bir çarşafın içine koyarak evine götürdüler. Hemen geri dönüp Kâ'beye geldiler: "Eğer Hz. Ebu Bekir ölecek olursa, yemin olsun ki, biz de Utbe'yi gebertiriz!" dediler ve yine Hz. Ebu Bekir'in yanına gittiler.

Hz. Ebu Bekir, uzun bir süre kendine gelemedi. Babası ve Beni Teym'liler, O'nu ayıltmak için çok uğraştılar. Ancak akşama doğru kendine gelebildi, gözlerini açar açmaz, ezik bir sesle; "Resulullah ne yapıyor? O, ne haldedir? Ona da dil uzatmışlar, hakaret etmişlerdi" diyebilmişti, Annesi Ümmül-Hayr'a dediler ki: "Sor bakalım, birşey yer veya içer mi?". Hz. Ebu Bekir'in yemeğe ve içmeğe ne isteği vardı, ne de bir gücü! Ev, tenhâlaşınca annesi ona: "Ne yersin, ne içersin?" diye sordu. Hz. Ebu Bekir gözlerini açtı ve "Resulullah ne haldedir, ne yapıyor?" dedi. Annesi, "Vallahi arkadaşın hakkında hiçbir bilgim yok!" dedi. Hz. Ebu Bekir "Hattâb'ın kızı Ümmü Cemil'e git, Resulullah'ı ondan sor!" dedi. Annesi Ummül-Hayr, kalkıp Ümmü Cemil'in yanına gitti ve: "Oğlum Ebu Bekir, senden Abdullah'ın oğlu Muhammedi soruyor. Acaba ne haldedir?". Ümmü Cemil de: "Benim ne Muhammed ne de Ebu Bekir hakkında bir bilgim var! istersen seninle birlikte gidelim?" dedi. Ümmül-Hayr, "Olur' deyince, kalktılar, Hz. Ebu Bekir'in yanına geldiler. Ümmü Cemil, Hz. Ebu Bekir'i böyle perişan bir vaziyette, yaralar ve bereler içinde görünce, kendisini tutamıyarak çığlık kopardı ve: "Sana bunu yapan bir kavim, muhakkak azgın ve taşkındır. Allah'tan dileğim, onlardan öcünü almasıdır" dedi. Hz. Ebu Bekir, Ümmü Cemil'e: "Resulullah ne yapıyor, ne haldedir?" diye sordu. Ümmü Cemil, Ona: "Burada annen var, söylediğimi işitir" dedi. Hz. Ebu Bekir de: "Ondan sana bir zarar gelmez, sırrını yaymaz" deyince, Ümmü Cemil: "Hayattadır, hali iyidir"dedi.

Tekrar: "Şimdi o nerededir?" diye sordu, Ümmü Cemil: "Erkâm'ın evindedir." dedi, Hz. Ebu Bekir: "Vallahi, Resulullahı gidip görmedikçe, ne yemek yerim, ne de bir şey içerim!" dedi. Annesi: "Sen, şimdi biraz bekle, herkes uykuya dalsın!" dedi. Herkes uyuyup, ortalık tenhâlaşınca, Hz. Ebu Bekir, annesine ve Ümmü Cemil'e dayanarak, yavaş yavaş Resulullah'ın yanına vardı. Sarılıp öptü. Müslüman kardeşleriyle kucaklaştı. Hz. Ebu Bekir'in bu hali, Peygamber efendimizi çok üzdü. Hz. Ebu Bekir: "Yâ Resulallah! Babam, anam sana feda olsun! O azgın adamın, yüzümü gözümü yerlere sürtüp, beni bilinmez hâle getirmesinden başka bir üzüntüm yok! Bu yanımdaki de, beni dünyaya getiren annem Selmâ'dır. Onun hakkında dua buyurmanızı istirham ediyorum. Umulur ki, Allahü teâlâ, Onu senin hürmetine Cehennem ateşinden kurtarır" dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz, Selmâ'nın müslüman olması için Allahü teâlâya yalvardı. Resulullahın duası kabul olunmuştu. Annesi de hidayete kavuşup müslümanlığı kabul etti. Böylece ilk müslümanlardan biri olmakla şereflendi.

Hz. Ebu Bekir, Peygamber efendimiz ne söylerse, itiraz etmez hemen kabul ederdi. Hatta herkesin itiraz ettiği meseleleri bile itirazsız kabullenirdi. Meselâ Peygamberimizin Mi'râc mucizesini kabul etmeleri böyle oldu. Resulullah efendimiz, Mi'râc'tan dönüp sabah olunca, Kâ'be yanına gidip Mekkelilere Mi'râcı anlattı, işiten kâfirler, alay etti. Muhammed aklını kaçırmış, iyice sapıtmış, dediler. Müslüman olmaya niyeti olanlar da vaz geçti. Birkaçı sevinerek Hz. Ebu Bekir'in evine geldi. Çünkü bunun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccar olduğunu biliyorlardı. Kapıya çıkınca hemen sordular: "Ey Ebu Bekir! Sen çok kere Kudüs'e gittin geldin, iyi bilirsin. Mekke'den Kudüs'e gidip gelmek ne kadar zaman sürer" dediler. Hz. Ebu Bekir: "iyi biliyorum. Bir aydan fazla", dedi. Kâfirler bu söze sevindiler. Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur, dediler. Gülerek, alay ederek ve Hz. Ebu Bekir'in de kendi kafalarında olduğuna sevinerek: "Senin efendin, Kudüs'e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı" diyerek, Hz. Ebu Bekir'e sevgi, saygı ve güven gösterdiler.

Hz. Ebu Bekir, Resulullahın mübarek adını işitince "Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmişdir" deyip içeri girdi. Kâfirler neye uğradıklarını anlıyamadı. Önlerine bakıp gidiyor ve "Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Hz. Ebu Bekir'e sihir yapmış" diyorlardı. Hz. Ebu Bekir hemen giyinip, Resulullahın yanına geldi. Büyük kalabalık arasında yüksek sesle, "Yâ Resulallah! Mi'râcınız mübarek olsun! Allahü teâlâya sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlıyan yüzünü görmekle, kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nimetlendirdi. Yâ Resulallah! Senin her sözün doğrudur, inandım. Canım sana feda olsun." dedi. Hz. Ebu Bekir'in sözleri, kâfirleri şaşırttı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar. Şüpheye düşen, imânı zayıf birkaç kişinin de kalbine kuvvet verdi. Resulullah o gün Hz. Ebu Bekir'e "Sıddik" dedi. Bu adı almakla, bir kat daha yükseldi.

Hz. Ebu Bekir, Resulullah'ın en yakın dostu idi. Ondan hiç ayrılmazdı. Onların bu beraberliği, Mekke'den Medine'ye hicrette de devam etti. O'na mağara arkadaşı oldu. Mağara'da üç gün kaldıktan sonra, ikisi bir deveye binerek yolculuk ettiler. Medine'ye varıncaya kadar Resulullah'ın bütün hizmetini O gördü. Medine'deki mescid yapılırken O'nunla beraber çalıştı. Hiçbir hizmetten, fedakârlıktan geri kalmadı. Hz. Ebu Bekir, Resulullah efendimizle birlikte bütün harplerde bulunmuş, bir kısmında ordu kumandanlığı vazifesi kendisine verilmiştir. Çok şiddetli muharebelerde, Peygamber efendimizin muhafızlığını yapmış, Efendimize karşı bedenini siper etmiştir. Bedir'de, Uhud'da, Hendek'te müşriklere karşı büyük kahramanlıklar göstermiştir. Tebük harbinde, sancaktarlık görevini yürütmüştür.

İslâmın zuhurundan 21 yıl sonra Mekke şehri, müslümanlar tarafından fethedildi. Mekke halkı Hz. Peygamberin huzuruna gelerek İslâmı kabul etmeye başladılar. Hz. Peygamber, Safa tepesine oturmuş, yeni müslümanların biatını kabul ediyordu. Hz. Ebu Bekir babasının yanına gelerek: "Babacığım! Artık İslâm'ı kabul etme zamanı geldi. Haydi, seni Resulullah'ın yanına götüreyim dedi. Ebu Kuhâfe'nin kabul etmesi üzerine, Hz. Ebu Bekir, babasının koluna girerek onu, iki cihanın efendisi Muhammed aleyhisselâmın huzuruna getirdi. Ebu Kuhâfe, gayet ihtiyardı ve gözleri de görmüyordu. Hz. Peygamber onları görünce ayağa kalktı ve muhabbet dolu bir sesle: "Ey Ebu Bekir! İhtiyar babana niçin zahmet verdin? Onu buralara kadar yordun. Biz onun ayağına giderdik" diye iltifat buyurdu. İhlâs, takva ve sadakat güneşi Hz. Ebu Bekir "Yâ Resulallah! Babamın sizin ayağınıza gelmesi daha uygundur" dedi.

Ebu Kuhâfe'nin müslüman olmasıyla Hz. Ebu Bekir'in ailesi, Muhammed aleyhisselâmın ümmeti içinde hiçbir aileye nasip olmayan büyük bir şeref ve fazilete erişti. Çünkü bir ailede dört kuşak müslümanlık ve sahabilik tacını başlarına giymiş oldular. Ebu Kuhâfe, oğlu Hz. Ebu Bekir'in halife olduğu günleri gördü. Hz. Ömer'in hilâfeti devrinde imânlı olarak âhirete göç etti, Hz. Ebu Bekir hicretin dokuzuncu (m. 631} senesinde Hac kafilesi başkanlığında görev yapmıştır. Peygamber efendimizin; son hastalıklarında üç gün imamlık görevinde bulunup, onyedi vakit namaz kıldırmış, üç vaktinde de Peygamberimiz, Hz. Ebu Bekir'e uyarak arkasında namaz kılmışlardır.

Hz. Ebu Bekir, 10 (m. 632) senesinde, Peygamberimizin vefatı üzerine Eshâb-ı kiramın sözbirliğiyle halife seçilmiştir. Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed aleyhisselâmdan sonra müslümanların halifesi, yani Peygamberimizin vekili ve müslümanların reisi, Hz. Ebu Bekr-i Sıddik olmuştur. Ondan sonra da sırası ile Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali halife olmuşlardır. Bu dördünün üstünlük sıraları, halifelikleri sırası gibidir. Bunlardan ilk ikisinin, yani Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer'in, diğer ikisinden üstün olduğunu Eshâb-ı kiramın ve Tabiin hazretlerinin hepsi söylemişlerdir. Bu sözbirliğini bütün din âlimleri haber vermektedir.

Ebül-Hasen-i Eş'âri buyuruyor ki: "Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer'in (Şeyhaynın), diğer bütün ümmetten üstün olduğu muhakkaktır. Buna inanmayan ya cahildir veya inatçıdır"

Hz. Ali buyuruyor ki: "Beni, Ebu Bekir ile Ömer' den üstün tutan, iftira etmiş olur. İftira edenleri dövdükleri gibi, onu döverim".

Abdülkâdir-i Geylâni hazretleri de (Gunyetüt-Talibin) kitabında buyuruyor ki: Peygamberimiz buyurdu ki; "Allahü teâlâdan istedim ki, benden sonra Ali halife olsun. Melekler dedi ki: Yâ Muhammed Allahü teâlânın dilediği olur. Senden sonra halife, Ebu Bekr-i Sıddikdır", Abdülkâdir-i Geylâni yine buyurdu ki: Ali dedi ki: Peygamber efendimiz bana dedi ki; "Benden sonra halife Ebu Bekir olacaktır. Ondan sonra Ömer, ondan sonra Osman, ondan sonra da Sen olacaksın!".

Resulullahın vefat ettiği haberi, Eshâb-ı kiram arasında yayılınca herkesin aklı başından gitti. Hz. Ömer kılıcı eline alıp, "Resulullah öldü" diyenin kellesini uçururum, deyip ortaya çıktı. Herkes, üzüntüden ve Hz. Ömer'in bu halinden korktuğu halde, Hz. Ebu Bekir, cesaretini muhafaza ederek, Eshâb-ı kiramın arasına girdi. Onlara Resulullahın da öleceğini, O'nun da bir insan olduğunu bildiren ayet-i kerimeyi okuyup, tesirli sözler söyleyerek nasihat etti. Halkı sükuna ve huzura kavuşturdu. Derhal halife seçimi yapıldı. Müslümanlar başsızlıktan, dağınıklıktan kurtarıldı.

Hz. Ebu Bekir Pazartesi günü halife seçilince, Salı günü, Mescid-i şerife gelip, Eshabı topladı. Minbere çıktı. Hamd ve senadan sonra: "Ey Müslümanlar! Sizin üzerinize halife ve emir oldum. Halbuki, sizin en iyiniz değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardım ediniz. Fena bir iş yaparsam, bana doğru yolu gösteriniz. Doğruluk emanettir. Yalancılık hiyanettir. Sizin zayıfınız, bence çok kıymetlidir. Onun hakkını kurtarırım. Kuvvetine güveneniniz ise, bence zayıftır. Çünkü ondan başkasının hakkını alırım. İnşaallahü teâlâ, hiçbiriniz cihadı terk etmesin. Cihadı terk edenler zelil olur. Ben Allaha ve Resulüne itaat ettikçe, siz de bana itaat ediniz. Eğer ben Allaha ve Resulüne âsi olur, doğru yoldan saparsam, sizin de bana itaat etmeniz lâzım gelmez. Kalkınız, namaz kılalım. Allahü teâlâ hepinize iyilik versin." dedi.

Onun devrinde, İslâm devlet idaresinin temelleri sağlamlaşmış, Kur'ân-ı kerim'in bir hükmü dışına çıkılmadığı gibi, dinden ayrılmak isteyenlere fırsat verilmemiştir. Mürtedlerle yapılan harplerden Yemâme'de, birçok hafız şehid olmuştu. Hz. Ömer'in de teklifi ile Kur'ân-ı. kerimin bir kitap halinde toplanması kararlaştırılıp, bu görev Zeyd bin Sabit'e verildi. Hz. Ebu Bekir'in en büyük hizmetlerinden biri de, Kur'ân-ı kerimi kitap halinde toplatması olmuştur. Cebrail aleyhisselam her sene bir kere gelip, o ana kadar inmiş olan Kur'ân-ı kerimi Levh-il-Mahfuz'daki sırasına göre okur, Peygamber efendimiz dinler ve tekrar ederdi. Ahirete teşrif edeceği sene, iki kere gelip, tamamını okudular.

Muhammed aleyhisselam ve Esbabından çoğu, Kur'ân-ı kerimi tamamen ezberlemişti. Bazıları da bazı kısımları ezberlemiş, birçok kısımlarını yazmışlardı. Muhammed aleyhisselam ahirete teşrif ettiği sene, halife Hz. Ebu Bekir ezber bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip, Hz. Zeyd bin Sâbit'in başkanlığındaki bir hey'ete, bütün Kur'ân-ı kerimi kâğıt üzerine yazdırdı. Böylece, "Mıshaf' veya "Mushaf denilen bir kitap meydana geldi. Otuzüçbin Sahâbi bu Musnafın her harfinin, tam yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi. Süreler belli değildi. Üçüncü halife Osman hicretin yirmibeşinci senesinde, sureleri birbirinden ayırdı, yerlerini sıraladı. Altı tane daha Mushaf yazdırıp, Bahreyn, Şam, Basra, Bağdat, Yemen, Mekke ve Medine'ye gönderdi. Bugün, bütün dünyada bulunan mushaflar, hep bu yedisinden yazılıp, çoğalmıştır. Aralarında bir nokta farkı bile yoktur.

Hz. Ebu Bekir, Eshâb-ı kiramın ençok ilim sahibi olanlarındandı. Her ilimde müracaat kaynağı olmuştur. İslâmi ilimlerin bütün meselelerini bilirdi. Nitekim Resulullah efendimiz O'nun hakkında "Allahü teâlânın kalbime akıttıklarını, Ebu Bekir'in kalbine akıttım" buyurmuştur, Böylece O, Muhammed aleyhisselâmdan sonra insanların en üstünü oldu. Hicrette O'nun yol arkadaşı idi. Mağarada beraber idiler. Hayatı boyunca Peygamber efendimizin yanından hiç ayrılmadı. Her işinde O'nun veziri oldu. Bir meselede Eshâb-ı kiram ile istişare ederken Hz. Ebu Bekir'i sağına, Hz. Ömer'i de soluna oturturdu. Görülecek mesele hususunda, önce bu ikisinin reyini, görüşünü sorar, sonra da diğer sahabilerin görüşlerine yer verirdi. Çünkü Hz. Ebu Bekir'in ilmi o kadar yüksekti ki, Eshâb-ı kiramın en yükseklerinden olan Hz. Ömer, Peygamber efendimizin Hz. Ebu Bekir seviyesinde anlattığı şeyleri anlayamazdı.

Hz. Ömer birgün geçerken, Resulullahın Ebu Bekri Sıddik'a birşey anlattığını gördü. Yanlarına gidip dinledi. Sonra, başkaları da, gördü ise de, gelip dinlemeye çekindiler. Ertesi gün, Ömer'i görünce, "Yâ Ömer, Resulullah dün size bir şey anlatıyordu. Bize de söyle, öğrenelim" dediler. Çünkü o daima, "Benden duyduklarınızı, din kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz!" buyururdu. Hz, Ömer, "Dün Ebu Bekir Kur'ân-ı kerim'den anlıyamadığı bir âyetin mânâsını sormuş, Resulullah ona anlatıyordu. Bir saat dinledim, birşey anlıyamadım" dedi. Çünkü Ebu Bekirin yüksek derecesine göre anlatıyordu. Ömer o kadar yüksek idi ki, Resulullah; "Ben Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer, benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer Peygamber olurdu" buyurdu. Böyle yüksek olduğu halde ve Arabiyi çok iyi bildiği halde, Kur'ân-ı kerim'in Hz. Ebu Bekir'e anlatılan tefsirini anlıyamadı. Çünkü Resulullah herkesin derecesine göre anlatıyordu. Hz. Ebu Bekir'in derecesi, ondan çok daha yüksekti. Fakat bu da, hatta Cebrail aleyhisselâm dahi, Kur'ân-ı kerim'in mânâsını, esrarını, Resulullah'a sorardı. Resulullah Kur'ân-ı kerimin hepsinin tefsirini Eshâbına bildirmiştir. Kur'ân-ı kerimin tefsiri için lâzım olan bütün ilimler, Hz. Ebu Bekir'de mevcuttu. Yaşadığı zamanda Kureyş'in âlimi olarak tanınırdı. Gayet güzel konuşur, Arap dilinin belagatına da vâkıftı.

Resulullahtan çok feyizlere kavuşmuş, Kur'ân-ı kerim'in mânâsına ve hakikatina ait bütün bilgileri bizzat Ondan almıştır. Kur'ân-ı kerim'den hüküm çıkarmak hususunda üstün bir kudret ve maharet sahibi idi. Âyet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin mânâ ve hakikatlarına hakkıyla muttali (öğrenmiş) idi. Eshâb-ı kiram ve Tabiinin âlimleri, birçok âyet-i kerimelerin tefsirini O'ndan alıp bildirmişlerdir

Hz. Ebu Bekirin hadis ilminde de üstün bir hizmeti olmuştur. Resulullah'ın her haline ve her işine pek yakından vâkıf bulunuyordu. Eshâb-ı kiram, birçok meselede Resulullahın nasıl hareket ettiğini Hz. Ebu Bekir'den soruyordu. Kendisinden, Ömer bin Hattâb, Osman bin Affân, Aliyyü'l-Mürtezâ, Abdurrahman bin Avf, Abdullah ibni Mes'ud, Abdullah ibni Abbas, Abdullah ibni Ömer, Huzeyfe ve daha birçok sahabi hadis-i şerif rivayet etmişlerdir. Resul-i Ekrem'in vefatından sonra hemen hilâfet işlerine başlaması ve meşguliyetinin çok olması ve her işittiğini rivayet edecek kadar uzun yaşamamış olması sebebiyle rivayet ettiği hadis-i şeriflerin sayısı azdır. Bunların 142 adet olduğu kaynak eserlerde zikredilmektedir. Resulullah efendimizden bizzat işiterek rivayet ettiği hadis-i şeriflerin bazıları şunlardır:

"Misvak ağzı temizlemeğe, Cenab-ı Hakk'ın rızasına kavuşmağa vesiledir."

"Allahü teâlâ'dan ömrünüzün başında ve sonunda afiyet ve yakin isteyeniz."

"İmamlar (halifeler) Kureyştendir."

"Doğruluğa ve iyiliğe dikkat edin, zira bu ikisi Cennete götürür. Yalandan ve kötülükten sakının, zira bunlar Cehenneme götürür."

"Peygamberler miras bırakmazlar. Onların bıraktıkları sadakadır."

"Peygamberler, ruhunun kabz olunduğu yere (vefat ettikleri yere) defin olunurlar."

Ebu Bekr-i Sıddikın, fıkıh ilminde üstün bir yeri vardır, Eshâb-ı kiramın en büyük fakihlerindendi. Resul-i Ekremin zamanında bile fetva verirlerdi. Resulullah'tan yayılan bütün ilimlere ve feyizlere ayna olmuştu. İslâmi ilimlerin her meselesini bilirdi (ve hükümlerinin hepsine hakkıyla vâkıftı). Eshâb-ı kiramın içinde "fukahâ-ı seb'a" adı ile meşhur olan yedi büyük âlimden biri de Hz. Ebu Bekir idi. Fetvalarının adedi itibarıyla bunların mutavassıtlarındandı. Kendi hilâfeti devrinde kurulan dini müesseselerden (kuruluşlardan) biri de, "iftâ makamı" (fetva makamı) idi. Bu kuruluşun en önemli görevi fıkhi (dini meseleleri araştırıp, tetkik ve tahkik edip), dini hükümlerde İcmâ'ın (birliğin) hâsıl olmasına çalışmaktı. Müslümanların sorularına cevap vermek suretiyle, hem onlara faydalı olunuyor, hem de ilmin gelişmesi temin ediliyordu (sağlanıyordu).

İslâmiyetin zimmilere (gayri müslim vatandaşlara) tanıdığı bütün haklar eksiksiz yerine getirilmekteydi. Hz. Ebu Bekr-i Sıddik, tasavvuf ilminin bütün yüksek marifetlerine kavuşmuştu. Resulullahın kalbine akıtılan feyizlerin, marifetlerin hepsi O'na da verilmişti. Resulullah'tan sonra Allahü teâlâyı en iyi tanıyan ve en çok ibadet eden O'dur. Tasavvuf, Resulullahın izinde bulunmak, O'nun gösterdiği yoldan ayrılmamaktır, insanların yaratılışları ayrı ayrı olduğu için tasavvuf yolları da ayrılmıştır. Bu ümmetin sonra gelen evliyâsı Resulullahtan gelen feyizlere, nurlara iki yoldan kavuşmuştur. Birisi nübüvvet yolu, diğeri de vilâyet yoludur. Müslümanlar, nübüvvet yolunun bütün marifetlerine, Hz. Ebu Bekir vasıtası ile kavuşmuşlardır. Eshâb-ı kiramın hepsi, Allahü teâlâya bu yoldan kavuştular.

Ebu Bekr-i Sıddik Neseb ilminde de yükselmişti. Arapların soylarına ait vak'aları (olayları) en iyi bilendi. Aralarındaki kan davalarını halleder, O'nun hakemliğine ve kararlarına itirazları olmazdı.

Hz. Ebu Bekir'in faziletleri, üstünlükleri çoktur. Bunların herbiri, Kur'ân-ı kerim'in, hadis-i şeriflerin ve Eshâb-ı kiram ile diğer din âlimlerinin haber vermesiyle anlaşılmıştır. Bu ümmet içinde, Peygamberimizden sonra olma seâdetinin sahibi, Hz. Ebu Bekir Sıddik'dır. Çünkü dini kuvvetlendirmek ve Peygamberlerin efendisine yardım etmek için, malına dağıtmakta, cihad etmekte, yani düşmanlarla şiddetli mücadele etmek ve şânını, şerefini kaybetmekte, öncelerin öncesi odur. Hz. Ebu Bekir Sıddik'ın (radıyallahü teâlâ anh) diğer müslümanların en üstünü olmasının sebebi, imâna gelmekte, malının çoğunu ve canını feda etmekte ve her türlü hizmette, başkalarının önünde bulunmasıdır, Hadid suresinin onuncu âyetinde: "Mekke-i Mükerremenin fethinden önce malını veren ve cihâd eden kimseye, fetihden sonra malını dağıtan ve cihâd edenden daha büyük derece vardır. Allahü teâlâ hepsine Cenneti va'd etti" âyet-i kerimesi, onun için indirilmiştir ve yine Tövbe suresinin yüzüçüncü âyetinde, "Önce imâna gelenlerden, her fazilette öne geçenlerden, hem Mekke'den gelen Muhacirlerden, hem de Medine'de bunları karşılayıp yardım eden Ensârdan, önde olanlardan ve iyilikte bunların izinde gidenlerden Allahü teâlâ razıdır. Hepsini sever. Onlar da, Allahü teâlâdan razıdır. Allahü teâlâ onlara Cenneti hazırladı. Cennette sonsuz kalacaklardır" buyuruldu.

Feth süresi onsekizinci âyetinde, "Ağaç altında, sana söz veren mü'minlerden, Allahü teâlâ elbette razıdır" müjdesine, Hz. Ebu Bekir de dahildir. Nitekim Resulullah da "Ağaç altında benimle sözlenenlerden hiçbiri Cehenneme girmez!" buyurdu. Bu sözleşmeye "Bi'at-ür-Rıdvân" denir. Çünkü, Allahü teâlâ, bunlardan razıdır. Bunlar, bindörtyüz kişi idi.

Bedir Gazasında, Ramazan-ı şerifin onyedinci Cuma günü, temmuz ayının öğle sıcağında, iki taraf hücum etmişti. Resulullah, Ebu Bekir, Ömer, Ebu Zer, Sa'd ve Sa'id ile kumanda yerinde oturmuştu, islâm askeri sıkıntı çekiyordu. Sa'd ve Sa'id'i yardıma gönderdi. Sonra Ebu Zer'i gönderdi. Sonra, Ömer'i gönderdi. Bir saat geçti. Ebu Bekir, sıkıntının azalmadığını görerek, kılıcını çekip, atını sürerken, Resul-i Ekrem elinden tutup, "Yanımdan ayrılma yâ Eba Bekir! Bedenime ve kalbime gelen her sıkıntı senin mübârek yüzünü görmekle hafifliyor. Seninle kalbim kuvvetleniyor." buyurdu.

Hicretten evvel altı köle âzâd etmiştir. Yedinci olarak Bilâl-i Habeşi'yi âzâd edince, hakkında Leyl suresi onyedinci: "Takva sahibi olan Cehennem ateşinden uzaklaştırılacaktır" âyet-i kerimesi indirildi. İbni Ömer Resulullahdan bildirdi. Resulullah, Hz. Ebu Bekire: "Sen benim havuz başında ve mağarada arkadaşımsın" buyurdu. Resulullah kâfirlerden mağarada saklanınca, gizli ve aleni herşeyine vâkıf olan sadece Hz. Ebu Bekir idi. O ise, sâdık, sıddik, muhlis müminlerdendi. Halini bildiği için, bu korkulu yerde onunla arkadaşlığı tercih etti. Bu hicret Allahü teâlânın izni ile idi. Demek ki, Allahü teâlâ, Habibine, başka akraba ve yakınlarını değil, özellikle Hz. Ebu Bekir Sıddikı arkadaş etti. Bu özellik Hz. Ebu Bekir'in şerefini ve diğerlerinden üstün olduğunu göstermektedir.


Hz. Muhammed (sav.), Hz. Ebu Bekr-i Sıddık (ra.) ve Hz. Ömer (ra.) defnedildiği Ravza-i Şerif.