HZ. MUHAMMED MUSTAFA (SAV) (571-632)


 

Bu kısım Şeyh Yahya El-Abbasi (ks)'nin Mevlid kandili sohbetinden alınmıştır.

 

Aziz ve değerli ve muhterem kardeşlerim,

 

Malumunuz olduğu gibi bu gece mübarek Mevlid Kandilidir. Cenab-ı Mevla (CC), bu mübarek geceyi bütün Müslümanlara hayra vesile eylesin ve insanlık alemine de sulha, barışa vesile eylesin. Cenab-ı Mevla bizlerin de gafletten uyanışına vesile eylesin.
Çok muhterem kardeşlerim,

 

Dünyada emsali bulunmayan bir gece. Çünkü Hazreti Muhammed Mustafa(SAV) emsali olmayan bir insan. Yani bütün kainatın Efendisi. İnsler, cinler, melekler hepsi O’nun hizmetçisi. Onun için O’nun doğum gecesi de ona göre büyük bir gecedir. Çok muhterem ço faziletli bir gecedir.

 

Değerli kardeşlerim,

 

Gece münasebetiyle Hazreti Peygamber Efendimiz(SAV)’ in doğuşundan taa Peygamberliğine kadar ve ahlakından bir nebze bahsedeceğiz inşaallah.

 

Hz Peygamber (sav)’in hayatı

 

Peygamber Efendimiz (SAV), miladi 570 veya 571 yılında, 20 Nisan tarihinde, Fil hadisesinin olduğu senede Mekke-i Mükerreme’ de Şa’b-ı beni Haşim denilen yerde, Pazartesi günü sabahına doğru dünyaya şeref vermiştir.

 


Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav)'in doğduğu ev şuan kütüphane olarak kullanılmaktadır.

 

Muhterem kardeşlerim,

 

Peygamber Efendimiz (SAV)’in dünyaya şeref vermesiyle dünya hem zahiren hem batınen, hem madden hem ma’nen nura gark olmuştur.

 

Annemiz Amine (RA) anlatıyor:

 

“Resulullah (SAV)’i doğurduğum zaman O’nunla birlikte büyük bir nur parçası yayıldı. Öyle yayıldı ki Şam’ın köşkleri bana göründü.”

 


Doğumu ve Olağanüstü olaylar

 

Peygamber Efendimiz (SAV) doğduğu anda ‘İrhas’ denilen olağanüstü hadiseler oldu. İrhas demek; Peygamberlere mahsus fakat Peygamberliğinden önce görülen harikul-ade olaylardır.

 

O gecede İran kralı Kisra’nın köşkünün 14 şerefesi yıkıldı. Bunun alameti yani ‘Bu sondur, daha buradaki saltanat son bulacaktır, artık o saltanat daha yaşamayacaktır’. İran o zaman ateşperest idi. 1000 seneye yakın sönmeyen ateşi, daima yakılan ve ona ibadet edilen ateş o gece sönmüştür. Allah’ın emriyle o gece aniden söndü. Sanki öteden büyük bir su, sel üzerine düştü, sonra da ondan birşey kalmadı.

 

‘Save’ bir göldü, etrafında hep kiliseler vardı, putlar vardı. O göl gece, Allah’ın emriyle suyu tamamiyle kurudu, hiç içinde bir damla su kalmadı. Peygamber Efendimiz (SAV)’in doğum gecesinde bu olağanüstü haller meydana gelmiş, yeryüzündeki bütün putlar aniden alt-üst olmuştur.

 

Şeytanlar (Aleyhimullanet) daha evvel göğe çıkıp, melekleri dinleyip gelip kahinlere haber veriyorlardı. Resulullah (SAV)’in doğmasıyla şeytanlar gökten men edildi. Gitse de hemen arkasından bir ateş onlara atılıyor. Bütün bunlar Peygamber Efendimiz (SAV)’in dünyaya şeref vermesiyle meydana geldi.

 

Hazreti Resulullah (SAV), annesinden doğduğu an sünnetli ve göbeği kesilmiş bir şekilde dünyaya geldi. Hala memleketimizde öyle meşhurdur. Böyle sünnetli doğan çocuklara ‘sünnet-Nebi’ diyorlar. Yani Peygamber Efendimiz (SAV) gibi: Sünnet Nebi.

 

Değerli kardeşlerim,

 

Malumunuz olduğu gibi, Peygamber Efendimiz (SAV) daha anne rahmindeyken, babası dünyayı değiştirmiştir. Peygamber Efendimiz (SAV)’in doğumu için bir yerden bir yere giderken Medine-i Münevvere’de vefat etmiş ve orada defn edilmiş.

 

Dedesi Abdulmuttalib, o zaman hayatta idi. Annemiz Âmine çocuğu doğduktan sonra, dedesine müjde veriyor (vefat eden oğluna Allahu Teala bir oğlan verdi diye). O da gelip bunu Kâbe’ye götürüyor. Kâbe’de buna dua ediyor, bol bol dua ediyor ve adını ‘Muhammed’ koyuyor. Hâlbuki o anda ‘Muhammed’ diye bir ad yok idi, meşhur değildi. Ona soruyorlar diyorlar ki:

 

“Bu ‘Muhammed’ adı ne senin soyunda var, ne annenin soyunda var, ne için ‘Muhammed’ koydun?”

 

O diyor ki:

 

“ ‘Muhammed’ demek, ‘Hamd edilecek, medh edilecek kişi’ anlamına geliyor. Ben Allah’tan umarım ki hem yerde hem gökde buna hamdedilsin, bu övülsün medhedilsin.”

 

Tabi Abdulmuttalib de büyük bir feraset sahibi, büyük bir feraset sahibi. Abdulmuttalib yine Peygamber Efendimiz (SAV)’den tabi daha çok evvel, ona da olaylar olmuş, o da yine Resulullah (SAV) in o soydan geleceğine işaret idi.

 

Süt anne günleri

 

Mekke-i Mükerreme çok sıcak olduğu için orada doğan çocukları yaylaya gönderiyorlardı. Yaylaya gönderip hem daha güzel bir hayat yaşasın diye, güzel bir havada, serin temiz bir havada yaşasın hem de daha Arapça’yı iyice öğrensin diye… Malum şehirlerde yabancı dil karışıyor. Ama yaylalarda asıl neyse o kalıyor.

 

Bu arada Peygamber Efendimiz (SAV)’in sütannesi olan Halime’yi dinleyelim.

 

Halime-i Sa’diye. Halime, Sa’diye kabilesindendir. Halime şöyle anlatıyor (Bunda da tabi birçok ibretler, hayretler var):

 

“O sene bizim memleketimizde, diyarımızda kıtlık vardı. Ot yoktu, yağmur yoktu. Biz hep perişandık. Hep açtık. Ben de arkadaşlarımla beraber Mekkeye geldim. Hepimiz kendimize bir çocuğu alacaktık. Bir çocuk. Ben gittim Hazreti Muhammed’in yanına, O’nu alacağım kendime fakat bana dediler ki: ‘Bu yetimdir.’

 

Ben dedim ki: ‘Yetim ise ne edeceğim ne yapacağım buna? Yetim ise bana lazım değil. Babası olsa idi bana yardım ederdi. Babası yok kim bana yardım eder?’ Almadım. Beyime de söyledim. O’na da dedim. O da dedi: ‘Biz yetime ne yapacağız ne edeceğiz?’.

 

“Biz gelirken beraberimde emzirdiğim küçük bir oğlum vardı. Bir de af buyurun bir merkebimiz vardı. Bir de beraberimizde süt içeceğimiz yaşlı bir hayvanımız vardı. (Artık hayvan inek olabilir) Onunla beraber getirdiği sütü içiyorduk.” Malum o zaman çok kıtlık, böyle herkeste ekmek bulunmuyordu. Süt ile iktifa ederlerdi.

 

“Fakat kıtlık olduğu için ne hayvanda süt vardı, ne mememde süt vardı. Ben süt içemeyince süt de veremiyorum. Oğlum da hep ağlıyordu, biz gece uyumuyorduk. Bineğimiz de (Af buyurun) topal idi. Hep geride kalırdı. Hep böyle gelirken geride kalırdı. Biz Mekke’de kaldık, bir gece kaldık, benim mememde bir damla süt yok. Oğlum da o gece ağlaya ağlaya hiç gözümüzü kapatmadık. Birşey yok ki içsin. Olmayınca o da ağlamaktan başka çare bulmuyor. Biz de uyumadık.”

 

“Neyse herkes kendi eşyasını aldı, artık yola çıkacaklar. Ben beyime dedim ki: ‘Şimdi ne olursa olsun biz çocuksuz gitmeyelim, biz de kendimize birisini alalım.’

 

Dedi: ‘Halime! İstersen o yetim çocuğu yanımıza alalım. Belki Allah onu bereket kılar bize.”

 

“Dedim: ‘Valla sen bilirsin. Haydi gidip alalım.’ Beraber gittik. Onu aldık. Fakat almamızın sebebi de başka bulamadığımız için. Değil ki ona aşıktım, başkasını bulamadığımız için. Vallahi ben aldım getirdim, yerimize vardık, ben onu eteğime koydum, mememi ağzına almasıyla baktım ki memem sütle dolmuş. Ondan sonra sütü bol bol içti. Sonra bıraktı, kardeşine de süt emzirdim. O da bol bol içti. Beyim dedi:

 

‘Vallahi bu çocuğun bereketi var. Biz bundan çok bereket alırız. Herhalde Allahu Teala bize bunu nasib etti, bereket alırız’ ”

 

“Ondan sonra o gece, çok güzel yattık. O hayvanımıza baktık, onun da memesi doldu. Biz de bol bol süt içtik. Ondan sonra rahat rahat uyuduk. Hülasa sabah oldu. Arkadaşlar bana dedi ki: ‘Herhalde sen bereketli bir çocuk almışsın. Bu gece siz bol bol uyudunuz. Hiç çocuğun ağlamadı.’ Dedim: ‘Vallahi inşaallah bereketlidir.’

 

“Yola çıkınca arkadaşlar hep geride kaldı. Bana dediler ki: ‘Halime! Gelirken hep geride kalıyordun şimdi hep biz geride kaldık. Ne oldu sana?’ Dedim: ‘Vallahi bilmiyorum. Biz şimdi hep biniyoruz merkep gidiyor hiç durmuyor.’ ”

 

“Hülasa memleketimize geldik, Allah’a yemin ederim hiçbir arazide bizim arazi gibi kıtlık yoktu. Fakat bizim keçiler, koyunlar sabahleyin gidiyor akşamleyin böyle tok olarak geliyor, hepsinin karnı dolu, memeleri süt dolu. Başkaları hep aç geliyor ve memelerinde de bir damla süt yok. Sonra birbirlerine kızıyorlar. ‘Yahu bunların koyunları nereye gidiyorsa siz oraya götürün. Yani sizin gözünüz yok mu onlar nereye gidiyorsa oraya götürün.’ Fakat onlarınkinde yok bizimkinde var.”

 

“Böylece biz çocuktan çok bereket gördük. Artık öyle oldu ki bizim koyunlar hem bol bol yiyor, hem de bol bol bize süt veriyor. Sütümüz bol, maişetimiz bolluk, herşeyimiz bolluk oldu, bereket oldu bize. Peygamber Efendimiz’e gelince çocuklar gibi değil, yani maaşallah iyi büyüyor. Yani 2 yaşına geldi fakat 2 yaşında gibi değil, 4 yaşında bir çocuk gibi oldu.”

 

2 yaş bitince yani emzirme zamanı bitince çocukları analarına babalarına teslim ediyorlar.

 

“Onu götürdük fakat annelerinden rica ettik. ‘Bu çocuğu bizden almayın. Yine bizde kalsın. Bu çocuğu beraberimizde götürelim.’ Neyse rica ettik yalvardık.

 

‘Tamam sizle gelsin’ dedi. Ondan sonra geldik.” 


İlk ameliyat

 

Peygamber Efendimiz (SAV), o sütkardeşi ile birlikte kuzuları otlatmaya gidiyorlar. Otlatmaya giderken Cebrail(AS) gelip Peygamber Efendimiz’i alıyor (SAV), götürüyor. Götürürken mübarek göğsü yarıp ve kalbi çıkarıp, kalbi ameliyat ediyor. Peygamber Efendimiz (SAV), 3 veya 4 sefer ameliyat geçirmiş, Cebrail (AS) tarafından. Bu ilk seferdir. Bunun sebebi de kalbi ilimle dolduruyor, hikmetle dolduruyor ve önünde çok büyük bir şey gelecek, onu alabilsin diye ameliyat ediyor.

 

Bunu kardeşi görünce, kardeşi hemen annesine kaçıyor. Annesine geliyor. Diyor:

 

“Anneanne o Mekkeli kardeşimi birisi geldi götürdü, ondan sonra bizden uzaklaştırdı. Acaba ne oldu. Onu daha görmedim. Elinde bıçak vardı, leğen vardı. Acaba o kesti mi ne yaptı bilmiyorum.”

 

Annesi babası ile birlikte yani sütannesi sütbabası ile birlikte kalkıp gidiyorlar. Bakıyorlar ki Peygamber Efendimiz (SAV) bir ağacın altında oturmuş, rengi de böyle sarı kesilmiş. Ameliyat olunca sarı olmuş. Tabi bunlar vahyi bilmedikleri için, Cebrail’den haberleri olmadığı için “Bu herhalde cinler midir, şeytanlar mıdır? Bunun başına birşey mi gelecek? Biz bu çocuğun annesinden, dedesinden kurtulamayız” diyorlar.

 

Hemen çocuğu Mekke’ye götürüyorlar. 5 yaşında iken annesine götürüp teslim ediyorlar. Böylece Peygamber Efendimiz (SAV), Sadiye kabilesinde, yaylada 5 sene geçiriyor. Oraya geldikten sonra bir sene annesinin yanında kalıyor. Şefkatli, merhametli Hazreti Amine’nin yanında kalıyor.

 

Annesinin vefatı

 

Bir sene sonra Hazreti Âmine (RA), O’nu Medine-i Münevvere’ye götürüyor. Babası Medine-i Münevvere’de ya medfun orada. Babasının kabrine O’nu götürüyor. Yani çocuğu büyümüş, beraberinde babasının kabrine gidip ziyaret edecekler. Şefkatli, merhametli anne öyle götürüyor.

 

Beraberinde dedesi Abdulmuttalib var, beraberinde Ümmü Eymen diye bir cariye var. Ümmü Eymen Hazreti Abdullah’tan kalmış bir cariye yani Peygamber Efendimiz (SAV)’in babasından kalmış bir cariye. Burada bir rivayet Abdulmuttalib ile beraber, bir rivayet Abdulmuttalib ile beraber değil. Biz Abdulmuttalib ile beraber değil diyelim.

 

Peygamber Efendimiz (SAV) 6 yaşında iken annesi Âmine, O’nun babasından kalmış olan Ümmü Eymen cariyesi, bir de Hazreti Resulullah beraber Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye gidiyorlar. Yani babasının mezarının ziyaretine…

 

Malum uzun yolculuktur. Biliyorsunuz Mekke İle Medine arası 470 kilometre şu anda. O zaman belki daha da uzun olabilirdi. Buraya geliyorlar, burada 1 ay kalıyorlar. Medine-i Münevvere’de Peygamber Efendimiz (SAV)’in dedesi Abdulmuttalib’in dayıları var. O dayılarının evinde 1 ay kalıyorlar.

 

Dönerken “Ebva” denilen bir köyde anne, Allah’ın rahmetine kavuşuyor. Böylece Peygamber Efendimiz (SAV) annesinden de mahrum, babasından da mahrum. Daha annesinin karnında iken babası vefat ediyor, annesi de 6 yaşında iken O’nunla beraber babasıın mezarına gidiyorlar, orada 1-2 ay kaldıktan sonra dönüşünde “Ebva” denilen yerde vefat ediyor.

 

Ümmü Eymen şöyle anlatıyor:

 

“Peygamber Efendimiz (SAV) annesinden ayrılmak istemiyordu. Biz zorla ayırdık.”

 

Dedesinin himayesinde

 

Ümmü Eymen bunu alıyor getirip Mekke-i Mükerreme’ye Hazreti Abdulmuttalib’e teslim ediyor. Annesinden de mahrum, babasından da mahrum işte dedesinin yanında kalıyor. Peygamber Efendimiz (SAV) böylece dedesinin himayesine giriyor.

 

Abdulmuttalib hem Kureyşlilerin reisi, hem de çok tanınmış bir insan, çok büyük, şerefli bir insan. Abdulmuttalib’in de bir hadisesini söyleyelim.

 

Mekke-i Mükerremede öteden beri bazı vazifeler var. Mesela Kâbe’nin perdesi, Kâbe’nin kapıcılığı, hacılara bedava su dağıtmak(sigaye), hacılara birgünlük yemek vermek (rifade), bunlar öteden beri Mekke’de meşhur.

 

Bu su dağıtma meselesi Hz. Abdulmuttalib’ in vazifesi, ona düşmüş. Fakat su çok zor, su bulunmuyor.

 

Kureyşlilerden evvel orada Curhum kabilesi varmış. Curhum kabilesi çok fuhuşlar yapmışlar ve bunlar oradan ayrılırken altın ve gümüşlerini zemzem kuyusuna gömmüşler ve de üzerini kapatmışlar. Böylece orada su bırakmamışlar. Abdülmuttalip hacılara su verirken çok zorluk çekiyor, çok uzaktan su getiriyor.

 

Bir gün Abdülmuttalip rüyada iken iki tane melek gelip ona diyorlar ki

 

“Falan yeri kaz oradan su çıkacak, zemzem suyu oradan çıkacak.”

 

Uyanıyor, yeri tespit edememiş. Tekrar uyuyor, tekrar rüya görüyor, tekrar gösteriyorlar, tekrar uyanıyor, tekrar yeri tam tespit edemiyor. Üçüncü sefer yine ona söylenince diyor “Bana tam iyi tespit verin.” Onlar diyorlar “Bak orada (malum o zaman camii yokmuş etrafında evler varmış) bir deve kesilmiş, af buyrun devenin bağırsakları filan atılmış, o kan gelen devenin bağırsakları üzerinde oturuyorlar.) Karyenin(?) bulunduğu yeri kazacaksın oradan su çıkacak.” Bu uyanıyor bakıyor hakikaten karye orada artık yeri tam tespit ediyor. ve Abdülmuttalip başlıyor kazmaya. Başlayınca Mekkeliler mani oluyorlar. O “Ben kazacağım” diyor, bunlar “Kazamazsın” arada münakaşa çıkıyor, neyse kazıyor. Mühim olan kazınca Mekke’nin defineleri çıkıyor altın geyik, altın kılıç , para çıkıyor. Abdülmuttalip: “Bunlar Mekke’nin malı, Kabe’ nin malı, benim değil” diyor.

 

Sonra su çıkıyor. Su çıkınca bunlar gene karışıyorlar. “Su senin değil su hepimizin”. O diyor: “ Su bana kalsın, benim suyumdur, kuyu benim elimde.” Fakat ne kadar ısrar ediyorsa bunlar kabul etmiyorlar.

 

Nihayet Abdülmuttalib ile bunlar anlaşmak için kahinlere gidiyorlar, bir kahine.. Muhterem kardeşlerim eskiden nasıl ki şimdi mesela âlimlere gidiyorlar, meşayihlere gidiyorlar anlaşmak için. Eskiden kâhinlere gidiyorlardı. Kâhinler bunların arasını sulh yapıyorlar. “Bir kâhine gidelim suç senin midir? Hepimizin midir?”

 

Yolda giderken Allahtan bunlar susuyorlar. Bir damla su bunlara yok, su hiç bir yerde de bulamıyorlar. Nasılsa hepsi susuzluktan ölecekler. Bir anda bakıyorlar ki Abdülmuttalib’in devesinin ayağında bir su çıkıyor. Bakın Allahın hikmetine Abdülmuttalib’in devesinin hemen ayağının altında bir su çıkıyor, kaynıyor. Bunlar iniyorlar suyu içiyorlar. Diyorlar ki: “Biz artık sana teslim olduk. Sana bu suyu çıkaran Allah, orada da sana su çıkartmıştır.”

 

O zamanda muhterem kardeşlerim bunlar putlara tapıyorlardı ama yine Allah’ı kabul ediyorlardı. “Yani bizim Rabbimiz bunlar ama bunlardan üstünde Allah vardır. Bunlardan üstün Allah var.” diyorlardı.

 

“İşte o zaman kâhinlere gitmeye gerek yok, bunu sana veren Allah o suyu da O sana vermiştir, su senindir artık kalabilir”.

 

Abdülmuttalib’ in o zaman çocukları yokmuş, iki tane çocuğu var. Abdülmuttalib bakıyor ki tek başına. O da Allah’a nezr ediyor: Diyor:

 

“Ya Rabbi. Sen bana on tane evlat verirsen ben bir evladımı senin uğrunda feda edeceğim.”

 

Hulasa-i kelam zaman gelip geçiyor. Allahu Teala (CC) ona on değil on iki tane evlat veriyor. On iki tane evladı oluyor. Evlatları yetişiyorlar, büyüyorlar. Artık Abdülmuttalib’e karşı söz söyleyen yok. Böyle bir yere gidince bütün evladı etrafında arkasında.

 

Bu nezrini yerine getirmek için kura çekiyor, hangisini keseyim. Kura Abdullah’a çıkıyor. Peygamber efendimiz (SAV):

 

أنا ابن الذبيحين

 

“Ene İbnüz zebihayn” Yani “Ben iki kesilecek olan kişinin oğluyum” buyurmuştur. Hem babam kesilecekti, Allah onu muhafaza etti. Hem de dedem İsmail kesilecekti Allah muhafaza etti. Hem İsmail’in soyundan, hem Abdullah’ın soyundan…

 

O da Abdullah’ın elini tutuyor, götürüp kesecek, kurban edecek.

 

Götürünce Mekkeliler “Ne yapıyorsun?”

 

“Oğlumu keseceğim”, “Kesemezsin efendim”, “Keseceğim”, elini tutuyorlar “Mümkün değil kesemezsin oğlunu. Niçin kesemezsin? Kesersen burada bir adet olur. Herkes kendi evladını keser.”

 

“Peki, ne yapalım? Kâhinlere gidelim kâhin ne dediyse onu yapalım”

 

Gene kâhine gidiyorlar.

 

Kâhin diyor ki:

 

“Sen oğlunu kurtarmak için oğlunun karşısına on tane deve koyacaksın. Ondan sonra kura atacaksın. Kura develere düştüyse zaten develerin kesilir, oğlun kurtulur. Eğer kura oğluna düştü ise on tane deve gitti zaten, on tane deve daha koyacaksın. Hülasa kaç deve düştüyse o kadarını kurban edeceksin. O zaman Allah senden memnun oldu demek ki.”

 

“Kura develere düşene kadar sen develeri koyacaksın, onar onar koyacaksın.” Yani on tane deve bir tarafta oğulların bir tarafta. Kura edeceksin. Kura Abdullah’a düştüğü zaman on tane deve zaten gitti, on tane daha koyacaksın. Böyle on on on nereye kadar gidiyor. Ta ki kura develere düştü. Kura develere düşünce demek ki artık işin bitti.

 

Abdülmuttalib çok da zenginmiş. Yani Mekke’nin zenginlerinden... On tane deve koyuyor kura Abdullah’a düşüyor. On tane daha koyuyor yine Abdullah’a düşüyor on on on yüze kadar. Bitince yüz oluyor. Develer yüz olunca kura o zaman develere düşüyor. Demek ki develer kesilecek Abdullah kurtuluyor. Abdülmuttalib (RA) yüz tane deveyi kesip bütün insanlara, hayvanlara, kuşlara dağıtıyor. Hepsini. Böylece oğlunu kurtarıyor.

 

Muhterem kardeşlerim bu olay, Hz. Abdullah artık 20 -25 yaşındayken tabi oluyor. Daha sonra tabii Peygamber O’ndan geliyor. Allahu teala O’na ihsan ediyor. Bunlar da Peygamber Efendimiz(SAV)’ in irhaslarından. Peygamber Efendimiz (SAV), Hz. Abdülmuttalib’i yanındayken Abdülmuttalib Ona çok değer vermiş. Tabi hem bir taraftan babası vefat ettiği için bir taraftan daima yanına alıp diyor ki:

 

“Bu oğlumuz çok büyük bir şe’ni olacak, çok büyük bir işi olacak. Oğlum çok değerli, çok kıymetli... Hiçbir Abdülmuttalib’in evladı yanına gelip yemek yemediği halde daima Hz. Resulullah onunla beraber yemek yiyor. Daima yanına alıyor ve “İnne liibni haza şe’nen azima.”

 

Allahu teala ona feraset vermiş. “Benim bu oğlum için büyük bir hal olacak bu büyük bir adem olacak.” Daima bunu söylüyor ve nerede otursa Hz. Resullullah onunla beraber ve nereye giderse onunla beraber, onu kendinden ayırmıyor. Nihayet Resulullah (sav) 8 yaşında olunca, Allah’ın emri O da vefat ediyor. Şey olunca Peygamber Efendimiz(SAV)’ i öz amcası olan Ebu Talib’e teslim ediyor, Ebu Talib.

 

Ve Resulullah Ebu Talib’in himayesinde kalıyor. Resulullah (sav) demek ki 8 sene 12 ay 10 gün yaşında Abdülmuttalib vefat ediyor. Vefatından evvel de Hz. Resulullah (sav)’ i amcası Ebu Talib’e bırakıyor.

 

Muhterem kardeşlerim! Ebu Talib de babasının vasiyetini hakikaten yerine getiriyor. Nasıl babası Abdülmuttalib Peygamber Efendimiz’ i seviyorsa, nasıl Onun değerini biliyorsa o da aynı değeri ona bağlıyor ve Ona çok değer veriyor, çok Ona ihtiram ediyor.

 

Alah’tan Mekke’de o zaman bir kıtlık oluyor, bir kıtlık senesi oluyor. Ne kadar dua ediyorlar, ne kadar yalvarıyorlar bir şey yok. Su kesiliyor, otlar kuruyor. Herkes nasılsa açlıktan ölecek. Ebu Talib’ e geliyorlar. Ebu Talib’e:

 

“Dua et bir şey olsun.” diyorlar.

 

İşte Ebu Talib Peygamber Efendimiz’ i alıyor(sav). Yanında beraber Kabe’ye götürüyor. Babasını vasiyetinden dolayı biliyo ki çocuk boş değil. O’na

 

“Dua et” diyor. Resulullah’tan dua taleb ediyor. Peygamber Efendimiz(SAV) yüzünü göğe kaldırıp parmağını şey ediyor. Rivayet eden ravi yemin ediyor:

 

“Gökte bir karış bulut yoktu. Çocuk böyle göğe baktı, baktı parmağı ile işaret etti. Baktım bir bulut parçası orada oluştu, bir bulut parçası orada oluştu, bulutlar çoğaldı. Baktım bulutlar bir birleşti, yağmur yağmaya başladı. Öyle bir yağmur oldu ki artık herşey bolluk oldu.”

 

Ebu Talib bunun üzerine diyor ki:

 

و أبيض يستسغى الغمام بوجهه * ثمال اليتامى عصمة الأرامل

 

Peygamber Efendimiz’i vasfediyor(SAV):

 

“Öyle bir parlak bir kişi ki O’nun yüzü hürmetine Allah Teala yağmur bize veriyor. (Ebu Talib biliyordu ama tabi Müslüman olmadı, biliyordu.) Yetimlere yardımcı, dul kadınlara bakıyor.”

 

Muhterem kardeşlerim böylece yani Peygamber Efendimiz(SAV) daha küçükken, Ebu Talib’in yanında iken yine Allah(CC) yer ve gökü Ona hizmet ettirmiş. Yer ve gök O’nun emrinde, hizmetinde. Bunu, Allah ne yaparsa yapar.

 

“Allahu ala kü.............”

 

Evet veren Allah, alan Allah ...Allah(CC) ama Cenab-ı Mevla bazı kişilerin sözünü kabul ediyor. Bunu rivayet eden Celheme bin Arfete. Yabancı bir insan. Diyor:

 

“Ben bir tek hazır idim. Peygamber Efendimiz(SAV) sırtını Kabe’ye verdi. Göğe baktı. Böyle işaret etti, böyle işaret etti, böyle işaret etti baktım bulutlar oluştu. Oluştu oluştu birleşti ondan sonra yağmur yağmaya başladı.”

 

Muhterem kardeşlerim

 

Peygamber Efendimiz(SAV) 8 yaşında iken dedesi vefat etti ve O’nu amcasına teslim etti ve aynı sene de yağmur Allahu Teala verdi.

 

Resulullah(SAV) 12 yaşına gelince, amcası O’nu kendiyle beraber ticarete götürdü. Mekke ehli, Medine ehli biliyorsunuz öteden beri bunların ekinleri birşeyleri yok, bunlar ticaretle meşgul. Cenab-ı Mevla Kuran-ı Azimuşşan’da

 

“Liilafi.........”

 

Kışın Yemen’e gidip oradan kendilerine azık alırlardı. Yazın da Şam’ a gidip oradan azık alırlardı. Yazın Şam’a gidiyorlardı, kışın da Yemen’e.

 

Amcası Ebu Talib bunu getiriyor. Bunlar Harran yerinde (Şam’a takriben 100 km uzaklıkta) Busra şehri diye bir şehre varıyorlar. Busra’ya varınca, orası tabi o zaman Rum memleketi idi. Onlar da tabi Hıristiyan idi. Orada Bahire adında bir rahip var.

 

Kervan gelince Bahire kendi kilisesinden iniyor ve bunların hepsini eve davet ediyor. Yemek veriyor, ikram ediyor, hürmet ediyor. Bunlar diyorlar ki:

 

“Biz burdan çok geçiyoruz. Daima ticaret için gelip geçiyoruz. Hiçbir zaman bizi davet etmedin. Niye şimdi davet ettin?”

 

Bahira diyor: “ Bu sefer sizinle beraber bir Peygamber var Allah’a yemin ederim O aşağıdan inince ne kadar ağaç varsa, ne kadar taş varsa hepsi O’na ‘Esselamu Aleyke Ya Resulellah’ dedi.’ (Bahira tabi Hak din üzerinde idi.) Hepsi O’na selam verdi. Ben hep selamı işittim. Onun için.”

 

Bunlra böyle ikram, hürmet ettikten sonra amcası Ebu Talib’i tenhaya çekiyor, tavsiye ediyor. Diyor:

 

“Yahudiler bu çocuğu görürse, bunu bırakmaları mümkün değil. Yahudiler mutlaka bu adamı öldürür. Yahudiler de biliyor ki bu Peygamberdir. Hemen malını burada sat ve buradan dön. (Yani Şam’a gitmeye gerek yok.)”

 

Ebu Talib orada malını satıyor hemen oradan geri dönüyor ve Peygamber Efendimiz(SAV) hürmetine çok büyük bir kar da ediyorlar.

 

İşte muhterem kardeşlerim bazı art niyetli kişiler diyorlar ki:

 

“Orada Peygamber Efendimiz(SAV) ondan bazı şeyler öğrenmiş.”

 

Bu çok yalan, uydurma iftira. Kimden öğrenmiş? 1 saatlik iş ha? 1 saat içinde öğreniyor öyle birşey yok.

 

Peygamber Efendimiz(SAV)’in Peygamberliğini haşa ona bağlıyorlar, Bahira’ya bağlıyorlar.

 

Birtek Bahira Onu tanımış, O’na hürmet ,değer vermiştir.

 

Orada hala Resulullah(SAV) in altında oturduğu ağaç var diyorlar. O ağaç şimdi Ürdün tarafında, toprağında hala büyük bir ağaçtır, vardır. Orada Resulullah(SAV) ayağının izi vardır diyorlar. Böyle şeyler var, ben oraya gitmedim. Fakat bizim çocuklar gittiler, ben oraya gitmedim.

 


Hz Hatice ile Evlenmesi

 

Peygamber Efendimiz(SAV), yaşı 25 olunca Mekke’nin zengin kadınlarından Hazreti Hatice(Radiyallahu Telala Anha), O’nu kölesi Mesire ile ticarete gönderiyor. Hatice çok zengin. Fakat tabi kadın olduğu için ticarete çıkmıyor. Malını başkalarına veriyor, onlara bir pay veriyor, onları ticarete gönderiyor. Pay olarak veriyor. Buna “Mudarebe” diyorlar İslamiyet’te de bu vardır. Sen götür malımı sat. Yüzdelik ona veriyorlar.

 

Bu sefer Peygamber Efendimiz’i gönderiyor(SAV). Allah’ın Rasulü(SAV), Muhammedül Emin ile meşhur olmuş. Herkes tarafından ‘Emin Emin Emin’ ...

 

Resulullah(ASM), O’nunla beraber gidince yolda çok olaylar oluyor. Ağacın altına oturuyorlar, ağaç yemyeşil oluyor. Yolda giderken çok sıcak olunca üzerlerine bulut geliyor, bulut altında gidiyorlar, bulut onları gölgeliyor. Bulut onları güneşte muhafaza ediyor. Zaman zaman ağaçlardan ses geliyor. ‘Esseklamu Aleyke Ya Resulellah’, taşlardan ses geliyor ‘Esseklamu Aleyke Ya Nebiyyallah’.

 

İşte döndükten sonra Mesire, bütün bunları Hazreti Hatice’ye anlatıyor. Anlattıktan sonra, Hazreti Hatice(Radiyallahu Telala Anha) Peygamber Efendimiz’e aşık oluyor(SAV). Çok kişiler Onu taleb ettiği halde, O evlenmeyi reddettiği halde Resulullah(SAV)’ e aşık oluyor ve Onunla evlenmeyi kabul ediyor. Ve nihayet, annemiz Hazreti Hatice(RA), bir kadını Resulullah’a gönderiyor (SAV). İşte hem kadın zengin, hem sadık, hem afif, hem temiz her şeyi var. Resulullah (ASM) da :“Ben amcalarıma danışayım, istişare edeyim.”

 

Kabul olduktan sonra bunlar dini nikaha göre nikah ediliyor. Aynı dini nikah gibi hutbe oluyor ve böylece Peygamber Efendimiz(SAV), Hazreti Hatice ile evleniyor.

 

Resulullah(SAV) vefasından dolayı, Hazreti Hatice hayatta olduğu müddetçe evlenmemiş, başka kadın getirmemiş. Onun 6 tane çocuğu bundan.

 

Peygamber Efendimiz(SAV)’in 7 tane çouğu var. 6 tanesi bundan. İbrahim, Rukiyye, Zeyneb, Fatıma, Ümmü Gülsüm, bir de Abdullah. 6 tane çocuk bundan.

 

İbrahim ve Abdullah erkek. Ondan sonra Fatıma, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm.

 

Malum Peygamber Efendimiz(SAV), Hazreti Kasım da son olarak, Medine’ye geldikten sonra o, bir cariyeden Mariyetul Kıbtiyiye’den olmuş. Böylece Peygamber Efendimiz(SAV)’in 7 çocuğu vardır biliyorsunuz.

 

Bunların Fatıma dışında 6 tanesi, hepsi Resulullah’ı hayatında vefat etmişler. Oğullar zaten çocu k yaşında vefat etmişler. Abdullah ile İbrahim Mekke’de vefat etmişler. Hazreti Kasım da Medine’de vefat etmiş. Kızları da evlendikten sonra vefat etmişler.

 

Hazreti Zeyneb, Ebul Afv bin Rebiğ ile, teyzesinin çocuğu ile evlenmiştir. Teyzesinin çocuğu da sonra Müslüman olmuştur. Hazreti Rukiyye ve Hazreti Ümmü Gülsüm, Hazreti Osman ile evlenmişler. Hazreti Osman’a “Zinnureyn” diyorlar ki 2 kızla evlenmiş. Yani “2 nur sahibi”. Niçin 2 nur? Hazreti Resullulah’ın her 1 kızı bir nurdur, bu 2 kızı ile evlenmiş, 2 nur sahibi. Osaman-ı Zinnureyn onun için diyorlar.

 

Hazreti Fatıme de Hazreti Ali ile evlenmiş. Bildiğiniz gibi Hazreti Zeyneb, Hazreti Rukiyye ve Hazreti Ümmü Gülsüm Resulullah(SAV)’in hayatında vefat etmişler. Tek Peygamber Efendimiz’den sonra Hazreti Fatıme kalmış. Hazreti Fatıme de sonra 6 ay yaşamış. 6 ay başka yaşamış.

 

Resulullah’ın soyu da yalnız Hazreti Fatımat üz Zehra’dan var, başka yok. yani bugün Seyyidler, Allah bereketli kılmış Seyyidlerin soyunu çoktur, fakat hepsi Hazreti Fatımat üz Zehra’dan geliyor.

 

Hazreti Fatımat üz Zehra’nın da 2 tane oğlu var. Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’den geliyor. Dolayısıyla Seyyidler ya Haseni ya Huseyni oluyorlar. Bazı tabirler Hasenilere “Şerif” diyorlar. Huseynilere “Seyyid” diyorlar. Yani böyle ya Haseni ya Huseyni dir. Allah bizi Onların bereketinden mahrum eylemesin inşaallah.

 

Böylece Peygamber Efendimiz(SAV), izdivacı yerine geliyor ve çocuk sahibi oluyor.

 

Peygamber Efendimiz(SAV) hem Emin idi hem sağlam idi ve Peygamber olmadan evvel de gençlerin, çocukların yaptığı hareketleri yapmamıştır.

 

Ebu Talib diyor:

 

“Biz Kabe’yi yapıyorduk, Kabe için taş getiriyorduk. Peygamber Efendimiz(SAV) böyle o zaman elbise yok, tek izar var. Ondan sonra çıplak omzuna alıyor, ben de dedim ki ‘İzarını aç, oraya omzuna koy anun üzerine at’ , ben zorla açtırdım. Baktım düştü hemen izarını kapattı, ‘Aman izarım izarım’ dedi.

 

Yani Resullah(SAV) , Peygamberliğinden önce hiçbir zaman avretini görülmemiştir. Hiçbir zaman putlara yaklaşmamıştır. Resullulah(SAV), Peygamber olmadan önce Alah Teala ‘dan başkasına secdesi olmamıştır. Yani O’nun ahlakını Cenab-ı Mevla(CC), yaratılışta iyi yapmış, yaratılışta bunu iyi yapmış.

 

Çok evliyalar da var, Abdulkadir Ceylani(KSA) daha anne kucağında iken, emzirilirken Ramazan ayı olunca gündüz süt emmemiş. O öyle iken Peygamber(SAV) nasıl olacak? İşte bunun için Resulullah(SAV), hiçbir zaman bir çocuk gibi davranmamıştır, çocuklar gibi hareket etmemiştir.

 


Hakem olayı

 

Muhterem kardeşlerim esulullah(SAV) 35 yaşında iken Kabei Muazzama seller tarafından yıkılmış, artık harabe olacak. Kureyşliler bunu yapmaya karar vermişler. Yapmaya karar verirken, “Onda sarf edilecek paraların helal olması lazım, helal olmasa biz buna sarf edemeyiz” demişler.

 

Ondan ötürü de faizi oraya koymamışlar. Af buyurunuz fahişelerle kazandıkları parayı koymamışlar, zulümle aldıkları parayı oraya koymamışlar. Bundan ötürü de Kabe’yi biraz kısaltmışlar. O hıfz-u İsmail Kabe’nin içindeymiş, kısaltmışlar.

 

Nihayet Kabe’yi yaparken Hacerul Esved’in yerine geliyorar. Fakat kim Hacer-ul Esved’i yerine koyacak? Onda anlaşamıyorlar. 12 kabile, her kabile şerefi kendinde biliyor. “Ben koyacağım.” diyor böylece az kaldı neredeyse çok büyük bir fitne olacak. Yani adam ölecek vs.

 

Nihayet bunlar toplanıyorlar, konuşuyorlar, istişare yapıyorlar diyolar ki:

 

“Bu kapıdan kim ilkin gelirse biz onu kendimize hakem kabul edeceğiz. O ne hüküm verirse onun hükmünü kabul edeceğiz.”

 

Allah(CC)’tan o kapıdan gelen Resulullah(ASM).

 

“İşte tamam kabul ettik. Muhammedül Emin” Fakat bakınız Peygamber Efendimiz(SAV) ne güzel bir şekilde bunları uzlaştırıyor. Aleyhisslatu vesselam abasını çıkarıyor, yere indiriyor. Hacer’ul Esved’i üzerine koyuyor.

 

“Gelin her bir kabileden bir kişi seçin, herkes tutsun ve kaldırsın. Bu şeref böylece hepinize ulaşsın.”

 

Her bir kabileden 1 kişi, kabile reisi tutuyor ve kaldırıyorlar. Yerine varınca Resulullah(SAV) tutup yerine koyuyor. Böylece yerine yerleşmesi Resulullah(SAV) ’in eliyle oluyor fakat herkes de bunu kaldırdığı için herkes de bundan pay alıyor. Hiç kimsenin aklına birşey de gelmiyor.

 

Böylece Peygamber Efendimiz(SAV) zeka bakımından, akıl bakımından, her işte en yüksek seviyede. Sadakatte, ahdde en yüksek seviyede.

 

Muhterem kardeşlerim,

 

....Resulullah(SAV), Hira mağarasında iken Ramazan ayının 17. gününde O’na ayet-i celile geliyor, Peygamber oluyor, ondan sonra Peygamberlik hayatı yaşıyor.

 

Aziz kardeşlerim,

 

Buraya kadar biz Peygamber(SAV)’in hayatı ile ilgili okuduk. Şimdi Resullah(SAV)’in zühdü ile ilgili biraz okuyalım.

 

Çok değerli kardeşlerim,

 

Peygamber Efendimiz(SAV), Kainatın Efendisi olduğu halde isteseydi Onunla beraber dağlar altın olup gelecekti. Fakat O hiçbir zaman dünyayı istememiş, hiçbir zaman dünyaya talib olmamış, hep Rabbini istemiş, hep Allah’ı istemiş(CC). Böylece annemiz Aişe(RA) anlatıyor:

 

“Yemin ederim bazan ay geçiyordu, evimizde yemek pişirilmiyordu. Ekmek yok idi. Biz hurma ile su ile iktifa ederdik.”

 

Resulullah böyle bir hayat yaşamış(SAV). Ümmetine her konuda örnek olmuştur. Ve ümmetine demiş ki:

 

“Ben sizin fakirliğinizden korkmam. Sizin zengin olacağınızdan korkacağım. Zengin olup......siniz ve helali haramı karıştıracaksınız. Ben ondan korkuyorum.”

 

Muhterem kardeşlerim,

 

Birgün Peygamber Efendimiz(SAV) belli bir saatte çıkıyor. Yani hiç çıkmayacağı bir saatte çıkıyor. Çıkınca bakıyor ki Hazreti Ebubekir-i Sıddık geliyor (RA), Seyyidina Ebubekir-i Sıddık. Neyse

 

“Hayırdır Sen geldin?”

 

“Vallahi ben Resulullah’ın yüzüne aşık oldum. O’nu görmek için geldim. O’na selam vermek için geldim. O’nunla biraz sohbet etmek için geldim. Başka birşey değil.”

 

Bunlar böyle beraberken bakıyorlar ki Seyyidina Ömer de geliyor (RA).

 

“Ya Ömer hayırdır bu saatte sen evden çıkmıyordun?”

 

O diyor:

 

“Vallahi acıktım da çıktım biraz karnımı doyurayım.”

 

Resulullah(SAV) diyor ‘Bende de biraz var açlık. Ben de biraz acım. ”

 

Bunlar kalkıp gidiyorlar. Ebi’l Heysem Malik bin Teyhan, Ensarilerden zengin bir insan. Hem bağı bostanı çok. Hem de hayvanı çok. Ona gidiyorlar.”

 

Giderken Ebi’l Heysem evinde değil. Hanımı evde. Soruyorlar “Hani Ebi’l Heysem?”

 

Diyor: “Bize su almaya gitti. İçme suyu almaya gitti”

 

Muhterem kardeşlerim

 

Burası gibi oranın da her suyu içilmiyordu. Bazı sular kireçli idi. Bazı sular tatlı idi. hatta biliyorsunuz o tatlu suyu Hazreti Osman para ile satın aldı.

 

Bunlar bekliyorlar, bakıyorlar ki Ebi’l Heysem geldi. Büyük bir tulum beraberinde, zorla getirebiliyor, omuzuna almış getiriyor. Yere koyuyor hemen Resulullah’a yapışıyor (SAV).

 

“Babam annem Sana feda olsun hoş geldin Ya Resulallah. Ehlen ve sehlen Ya Resulallah”

 

O da malum çok seviniyor. Peygamber ona misafir geliyor daha sevinmesin mi? Bunları alıp hurma bahçeliğine götürüyor. Onlara bir sergi seriyor ve gidip Peygamber Efendimize(SAV) büyük bir salkım alıp getiriyor, suyu da yanına koyuyor.

 

“Alın Size su da Ya Resulallah”

 

Resulullah buyuruyor ki (SAV):

 

“Bize yetişmiş hurmalar alsaydın, salkımın hepsini kopardın.”

 

Salkım biliyorsunuz büyük olur, belki 10 kilodan fazla oluyor, 15 kilo 20 kilo oluyor.

 

“Ya Resullallah. Ben dedim ki bunu koparayım belki siz tam yetişmiş olanı yersiniz veyahut tam yetişmemiş olanı yersiniz.(Hurma birkaç şekilde yeniliyor. Yani yetişmiş olana ‘rutab’ diyorlar, tam yetişmemiş olana ‘büsr’ diyorlar.) Hangisini yerseniz serbestsiniz. Ben bol getireyim de hangisini yerseniz yeyin.”

 

Resulullah buyuruyor ki (SAV):

 

“Biz burada hem soğuk suyumuzu bol bol içiyoruz, hem hurmamızı bol bol yiyoruz, hem de gölgedeyiz, serindir. İşte bunlardan da sorulacağız.”

 

Bakınız burada Peygamber Efendimiz (SAV), çok basit bit nimet yani şu zamanımıza göre basit bir nimet. Hiçbirimiz bir meyve ile oturmuyoruz. Oturduğumuzda en az 3-4 meyve beraber koyuyoruz. Elma, portakal bilmem ne, ne...Bazen bazı kişiler 10 tane de koyuyor. En azından 2-3 tane meyve koyuyoruz. Bunlar 1 tane meyve bir de su bir de şey. “Bunlardan da sorulacağız.”