MUHAMMED MUHYİDDİN-İ HAKİ BOLAVİ (K.S)


          Muhammed Muhyiddin Efendi hazretleri, Rumi 1297,Miladi 1881’de Bolu’ da dünyaya geldi. Çocukluğu,Rufailiğin yaygın olduğu bir ortamda geçti. Babasının adı Muharrem Efendi,annesinin adı ise Ayşe Hanım’dır.

         Tarikata ilk intisabı,1871 yılında Bolu-Mudurnu’da doğup,1925 yılında Bolu-Akçakoca’da vefat eden Muhammed Haki hazretlerinedir.Bu zat, Seydişe-hirli Hacı Abdullah Efendi hazretlerinin halifesidir.

         Rabıtasında, Abdullah Efendi kendisini Erbilli Muhammed Es’ad Efendi hazretlerine teslim etmiş,daha sonra da şeyhi ile birlikte Muhammed Es’ad Efendi hazretlerinin ziyaretine giderek birlikte teslim olup inabe almışlardır.

         Muhammed Muhyiddin Efendi hazretleri,seyr-i sülukünü Erbilli Muham-med Es’ad Efendi hazretlerinden tamamlamıştır.Kendileri,Adanalı Şeyh Sami Efendi hazretlerinin meftunu olduklarını ve ondaki halleri çok beğendiklerini  ifade ederlerdi.Şeyh Sami Efendi hazretleri de Muhammed Es’ad Efendi hazret-lerinin yetiştirdiği halifelerdendir.

         Muhyiddin Efendi hazretleri ,talebeleri ile birlikte katıldığı Balkan Sava-şı’nda bacağından yaralanmış,yaralı olarak trenle Selanik’e gönderilmiş,oradan da İzmir’e gelmiştir.

         Muhammed Haki Efendi ile Muhyiddin Efendi hazretleri,birlikte Es’ad Efendi hazretlerine yaptıkları bir ziyaret sırasında Menemen olayı patlak vermiş,Es’ad Efendi hazretleriyle birlikte derdest edilerek İstiklal Mahkemesine sevkedilmişlerdir.Muhyiddin Efendi hazretleri önce idama mahkum edilmiş ise de daha sonra bu hüküm,on senelik ağır hapis cezasına indirilmiştir.

         Muhammed Muhyiddin Efendi hazretleri, mahkumiyetini tamamlamak üzere bir müddet sonra Ankara Cezaevi’ne gönderilmiş, bir müddet sonra da cezasının kalanını tamamlamak üzere Bolu Cezaevi’ne nakledilmiş,Cumhuriyetin onuncu yılında çıkarılan umumi aftan yararlanarak tahliye edilmiştir.

         Hicri,20 Safer 1396; Rumi, 27 Ocak 1391; Miladi 21 Şubat 1976 yılında Allahü Teala’nın geniş rahmetine,Resülullah Efendimiz (S.A) başta olmak üzere  bütün saygı duyduklarına ve sevgi beslediklerine kavuşmuştur.(Kaddesellahü Sırrahu.)  

         Mevlana Halid Bağdadi (K.S) hazretlerine ulaşan tarikat silsilesi şöyledir:

          Seyyid Taha’l-Hakkari (K.S),

         Taha’l-Hariri (K.S),

         Muhammed Es’ad Erbili (K.S),

         Muhammed Muhyiddin Haki Bolavi (K.S).

         İlk önce intisabda bulundukları, Mevlana Halid Bağdadi (K.S) hazretlerine ulaşan tarikat silsilesi ise şöyledir:

         Muhammed Kudsi (Memiş Efendi )Bozkıri(K.S),

         Hacı Abdullah Efendi Seydişehri (K.S),

         Muhammed Haki Mudurnuvi (K.S),

         Muhammed Muhyiddin Haki Bolavi (K.S).

                       Bir muhibbinin kaleminden, ( Hakkı TEKNECİOĞLU, D.1902-Ö.1998 )

            Hayata atıldığım sıralar­dan beri onu tanırım. Uzun boylu, geniş omuzlu, tatlı esmer ve nurlu bir yüze sahipti. Kudretin eli onun gözlerini doğuştan sürmelemiş. Bu yüzden halk arasında ona «Sürmeli, Hacı Muhyiddin Efendi de­nirdi.

            ElliKüsür sene evvel, üzerinde ilmiyeye yakışır bir kisve ile gezer, sırtında ekse­riya “Haydariye” denilen, tarikat mensuplarının giy­dikleri bir yelek bulunurdu ve bu ilmi giyinişi üzerinden hiç çıkarmamıştır. Onu tanı­dığım yıllarda pamuk ticare­tiyle iştigal eder ve aile ef­radını bu temiz kazancı ile iaşe ederdi. Ticaretinde İs­lâm'ın emrettiği yolda yü­rür, müşterilerini güler yüz­le karşılar ve Şeriatın ken­disine tayin ettiği kazancı asla tecavüz etmezdi. Müş­terilerine dost ve düşmanla­rına daima iyi muamele eder tatlı bakışları ve müte-bessim çehresi ile ziyaretçi­lerine hürmet telkin ederdi.

Hayatın cilveleri, ezelde rızıklar taksim edilirken be­nim de rızkım memleketimin haricine serpilmiş olacak ki, kırk küsur sene memleketi­min dışında dolaştım. Bu müddet zarfında muhterem hocam ile ancak bir iki defa ayak üzeri temas edebildim. Ondan ayrı kaldığım kırk küsur sene içinde muhterem üstadım bir takım hâdiseler geçirmiş, hayatın acı tatlı pek çok vakalarıyla karşı­laşmış bir beşerin zor taham­mül edebileceği zulümlere maruz kalmış, hepsine mütevekkilâne bir surette kat­lanmış, buna karşılık zâlim­lere beddua yerine onların hidâyet ve salâhına dua et­miş, görüştüklerine de  zâ­limlerin kahrına değil, hidâ­yet ve islahına dua etmele­rini tavsiye buyurmuştur. Bu güzel telkin ve tavsiye­leriyle düşmanlarının bile takdir ve sevgisini kazan­mıştır. Zamanının pek çok ulemâ ve meşayihi ile tanış­mış, sohbetlerinde bulunmuş, bazılarının da hizmetlerine koşmuştur.

On sene evvel memleketi­me döndüğümde ilk ziyare­timde beni tatlı bakış, güler yüz ve gönül alıcı sözlerle karşıladı. Yaşının hayli iler­lemiş, seksenini çoktan geçmiş olmasına rağmen eski dinçliğini muhafaza ediyor­du. Yüzündeki melâhat, ba­kışlarındaki canlılık, sözle­rindeki isabet ve mülâyemet ziyaretçilerinin sevgisini bir kat daha arttırıyor, bu haliy­le, aleyhinde bulunanları bi­le kendisine bağlıyordu. On­dan ayrı düştüğüm müddet zarfında ilminde daha ziya­de rüsuh peyda etmiş, şeri­at ilminde olduğu gibi tari­kat vetasavvuf cephesinin de naşiri, nâzımı ve mürşidi olmuştu. Halkı Hakka irşad yüzünden devr-i sabıkta yer­siz suçlarla itham edilerek takibata uğramış; İstiklâl mahkemelerine sevk edilmiş, hattâ bazı tazyik ve işken­celere maruz kalmış. Hapis­lere atılmış, fakat yine de akidesinden, imanından, hak bildiği yoldan bir parçacık olsun fedakârlık etmemiş, ilahi kadere boyun eğmiş, girmiş olduğu hapislerde pek çok günahkârın salâh ve hidayete erişmelerini temin et­miş, ailelerine ve vatanları­na faydalı birer insan ola­rak yuvalarına dönmelerine gayret etmiş ve çalışmala­rında ekseriya muvaffak ol­muştur.

Her ne vakit ziyaretine git­sem başka ziyaretçilerinin de bulunduğunu ve onları güler yüz ve okşayıcı sözlerle Hak yola irşat ettiklerini görür, İslâmlığın ulvi gayelerini tel­kin eden uyarıcı sözlerini dinledikçe huzurundan bir an olsun ayrılmak istemez­dim. Kimseyi kırmaz, sert ve haşin hitapta bulunmaz, aile efradına bile daima rıfk ile muamele eder, onları gü­ler yüz, okşayıcı söz ve mü­layim hareketle terbiye ve is­laha çalışırdı.

Huzurunda bulunduğumuz zamanlar ısrarımız üzerine hayatta karşılaştığı bazı ha­zin vak'aları bizi kırmamak için hulâsa ederek kendisine has ifadelerle öyle nakleder­lerdi ki, bizim gözlerimizi yaşartır, kendilerinin sabır ve tahammülüne hayran bıra­kırdı.

           Ölümünden bir ay kadar evvel (Ocak1976) yaptığım bir ziyarette, biraz kalp ra­hatsızlığı geçirdiğinden, belki Hakk'a kurbiyetin yakın ol­duğundan, bâzı kimselerin nazar isabet eder korkusu ile yaşlarını sakladıklarından, halbuki yaş saklamakla ölü­mün gecikeceğine kail olan­lara şaştığından, bu vesile ile de kendilerinin, Allah'ın lüt­fü ile doksanbeş yaşını idrak ettiklerinden ve vasiyetlerini çoktan hazırladıklarından. «İrci'i» emr-i celiline daima intizarda bulunduklarından bahis bir konuşma vapmıslardı.

           Bâzı sevdikleri, bu sene Beyt-i Şerifi hacc için ziya­rete gideceklerinden, kendi­sinin de aralarında bulun­masını çok arzu ettiklerini ve muamele yapılmak üzere nüfus kâğıtlarını istemişler, o da bu isteğe «peki» demiş­lerdi. Aradan on gün geçme­mişti ki bir gün oğlu Ahmed beye, «O çocuklara telefon et, muameleyi durdursunlar, nüfus cüzdanımı göndersin­ler, bu sene gidemiyeceğim.» demişti. Biz mânevi evlâtları, bu sene âhiret yolculuğuna çıkacağı kendisine malûm oldu kanaatine varmıştık. Ni­tekim de öyle oldu. Şubatın onuncu günü yatsı namazın­dan sonra kalpten mütevellit biraz rahatsızlık geçirdi. Kendisini çok seven dört mü­tehassıs doktor tedavisine koştu. Tıbbın lüzum gördüğü müdâvatta bulundular, ya­nında yardımcılarından baş­ka kimsenin bulunmamasını ve konuşmamasını tavsiye et­tiler. Fakat buna rağmen abdestini almak ister, abdestini verirler, vakit namazlarını yatağında oturduğu ve bazı da yattığı yerde edadan fa­riğ olmazlardı. Vefatından bir gün evvel 19 Şubat 1976 günü ziyaretine gittim. Yat­makta olduğu odasına yakın­larından müsaade isteyerek girdim. Gözlerini açtı. Beni görünce elini yavaşça uzat­tı .Sevgi ve muhabbet ve ta­zimle elini öptüm, konuşa­madık. Konuşturmak da is­temedim. Sıhhatine dua ede­rek göz yaşlariyle yanından ayrıldım. Yatsı namazını ar­ka odalardan birinde oğlu ve bir kaç sevdikleri ziyaretçiy­le eda ettik. Evden teessürle ayrıldım. Ertesi 20 Şubat 1976 cumartesi günü aksam nama­zı için ezan okunup-okunmadığını pek zayıf çıkan bir sesle soruyordu. Akşam eza­nına on dakika kadar, zaman kalmıştı. Onun için, dakika­lar bir türlü geçmiyordu. Tek­rar sordu. Nihayet ezan okunmaya başladı. Yattığı yerden biraz doğrultulmalarını istedi ve abdest verme­lerini işaret etti, önüne le­ğeni getirdiler, eline su dök­tüler, yüzünü yıkadı, kolları­nı ve ayaklarını yıkamaya takati kalmamıştı. Yakınları tarafından yıkandı. Hizme­tinde bulunan sevdikleriyle akşam namazını yatağı üze­rinde cemaatle eda etti ve yatağına uzandı. Vazifesini ifa eden bir müminin huzur ve sükunu içinde senelerce unutmadığı, dilinden düşür­mediği Mâbud'unu zikretti ve o an gözlerini, Rabbini ana ana fâni âleme kapadı. Bekâ âlemine intikal etti. Bize her zaman bir hadis okur ve şöyle    izah    ederdi:

       “Bir kimse nasıl yaşarsa öy­le ölür ve nasıl ölürse öyle kalkar ve öyle haşr olunur.» Da­ima Rabbın huzurunda oldu­ğunu hatırlayarak temiz ya­şadı ve temiz olarak ruhunu Hakk'a teslim etti. Daima yadettiği, bir an zikirden hâ­li kalmadığı, mevcudiyetini, vahdaniyetini, kudret ve azametini her ziyaretçisine tel­kin ettiği Allah'ına kavuştu. Yaşadığı müddetçe ziyaretçilerine hakkı, sabrı, adaleti, doğruluğu, kaza ve nafile namazlarına devam etmelerini öğütler, nafile ibadetle ile Hakk'a kurbiyet kazanılacağını, işinde, tarlasında ,evinde, dükkânında, velhasıl her yerde daima Halik'ı unutmamalarını ,dillerinden zikri bırakmamalarını, Hakk' ın rızasını kazanmak için her işte doğruluktan ayrılmamalarını, Halik’ın huzuruna bir gün çıkacaklarını ve O'na mutlaka hesap vereceklerini hatırdan çıkarmamalarını ısrarla tavsiye ederdi.

         Ne kadar çok sevenler varmış ki, hastalığını işitip çok uzak yerlerden ziyaretine gelenler, vefat ettiğini öğrenince gece sabahlara ka­dar başından ayrılmadılar. Ayrı bir odada Kur'ân ve ha­tim tilâvetiyle geceyi geçir­diler.

         Şubatın yirmibirinci pazar günü (1976) uzaktan ve civardan pek çok sevdikleri toplanmış, gasil, teçhiz ve tekfinden sonra ikindi namazını müteakip cenaze namazı kılınmak üzere dost ve sevdiklerinin elleri üzerinde Bo­lu Yıldırım Beyazıt camii önüne getirildi. Bu büyük câminin içi ve mahfelleri ce­maatı istiaba kâfi gelmedi. O gün hava bir bahar hava­sını andırdığından, hasır ve kilimler serilerek cemaatin bir kısmı dışarda ikindi ve cenaze namazını eda etti. Hastayı ziyarete gelen ve fakat vefatı ile karşılaşan bir çok sevdikleri arasında bu­lunan İstanbul Beyazıt camii imamı Hacı Hafız Abdurrah­man Efendi hocamız tarafından cenaze namazı kıldırıldı. Yine eller üzerinde Beledive Meydanı'nda bulunan araç­larla Bolu'da Hayreddin To­kadi Hazretlerinin medfun bulundukları mahaldeve onun yanına göz yaşlarıyla toprağa verildi. Akşam na­mazı da yine aynı mahalde bulunan câmi-i şerifte hâzır bulunan cemaatin iştirakiyle eda edildikten sonra dua ve niyazlarla şehre avdet edil­di. Peygamber Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz Hazretle­rinin bir hadis-i şeriflerinde, “Ölülerinizi salih kişilerin arasına defnediniz. Zira şakilerin yanında olursa eza duyarlar, nasıl ki hayatta iken şerli bir komşunun yanında eza duyulduğu gibi.» buyuru­yor. Binaenaleyh dost, her za­man dostu ile beraber bulun­maktan haz duyar. Salih bir kimse ile dostluk tesis eden zevata ne mutlu!

          Allahım, kendisini Hakk’a ve bu vesileyle halka sevdi­ren zevatın şefaatini üzeri­mizden eksik eylemesin.

         Merhum üstadımıza Cenabı Hakk'tan rahmet ve mağfiret, aile efradına, yakınlarına, dost ve sevdiklerine de baş sağlığı niyaz ederiz, El-Fâtiha…

        

       VEFATLARININ  33. YILDÖNÜMÜNDE RAHMETLE ANIYORUZ.

      MUHAMMED MUHYİDDİN-İ HAKİ BOLAVİ (K.S) 
          Muhammed Muhyiddin Efendi hazretleri, Rumi 1297,Miladi 1881’de Bolu’ da dünyaya geldi. Çocukluğu,Rufailiğin yaygın olduğu bir ortamda geçti. Babasının adı Muharrem Efendi,annesinin adı ise Ayşe Hanım’dır.

         Tarikata ilk intisabı,1871 yılında Bolu-Mudurnu’da doğup,1925 yılında Bolu-Akçakoca’da vefat eden Muhammed Haki hazretlerinedir.Bu zat, Seydişe-hirli Hacı Abdullah Efendi hazretlerinin halifesidir. Daha sonra da şeyhi ile birlikte Muhammed Es’ad Efendi hazretlerinin ziyaretine giderek birlikte teslim olup inabe almışlardır.

         Muhammed Muhyiddin Efendi hazretleri,seyr-i sülukünü Erbilli Muham-med Es’ad Efendi hazretlerinden tamamlamıştır.

          Bir muhibbinin kaleminden, ( Hakkı TEKNECİOĞLU,ö.1998 )           

          Hayata atıldığım sıralar­dan beri onu tanırım. Uzun boylu, geniş omuzlu, tatlı esmer ve nurlu bir yüze sahipti. Kudretin eli onun gözlerini doğuştan sürmelemiş. Bu yüzden halk arasında ona «Sürmeli, Hacı Muhiddin Efendi de­nirdi.

            ElliKüsür sene evvel, üzerinde ilmiyeye yakışır bir kisve ile gezer, sırtında ekse­riya “Haydariye” denilen, tarikat mensuplarının giy­dikleri bir yelek bulunurdu ve bu ilmi giyinişi üzerinden hiç çıkarmamıştır. Onu tanı­dığım yıllarda pamuk ticare­tiyle iştigal eder ve aile ef­radını bu temiz kazancı ile iaşe ederdi. Ticaretinde İs­lâm'ın emrettiği yolda yü­rür, müşterilerini güler yüz­le karşılar ve Şeriatın ken­disine tayin ettiği kazancı asla tecavüz etmezdi.

 On sene evvel memleketi­me döndüğümde ilk ziyare­timde beni tatlı bakış, güler yüz ve gönül alıcı sözlerle karşıladı. Yaşının hayli iler­lemiş, seksenini çoktan geçmiş olmasına rağmen eski dinçliğini muhafaza ediyor­du. Yüzündeki melâhat, ba­kışlarındaki canlılık, sözle­rindeki isabet ve mülâyemet ziyaretçilerinin sevgisini bir kat daha arttırıyor, bu haliy­le, aleyhinde bulunanları bi­le kendisine bağlıyordu. On­dan ayrı düştüğüm müddet zarfında ilminde daha ziya­de rüsuh peyda etmiş, şeri­at ilminde olduğu gibi tari­kat vetasavvuf cephesinin de naşiri, nâzımı ve mürşidi olmuştu. Halkı Hakka irşad yüzünden devr-i sabıkta yer­siz suçlarla itham edilerek takibata uğramış; İstiklâl mahkemelerine sevk edilmiş, hattâ bazı tazyik ve işken­celere maruz kalmış. Hapis­lere atılmış, fakat yine de akidesinden, imanından, hak bildiği yoldan bir parçacık olsun fedakârlık etmemiş, ilahi kadere boyun eğmiş, girmiş olduğu hapislerde pek çok günahkârın salâh ve hidayete erişmelerini temin et­miş, ailelerine ve vatanları­na faydalı birer insan ola­rak yuvalarına dönmelerine gayret etmiş ve çalışmala­rında ekseriya muvaffak ol­muştur.

Her ne vakit ziyaretine git­sem başka ziyaretçilerinin de bulunduğunu ve onları güler yüz ve okşayıcı sözlerle Hak yola irşat ettiklerini görür, İslâmlığın ulvi gayelerini tel­kin eden uyarıcı sözlerini dinledikçe huzurundan bir an olsun ayrılmak istemez­dim. Kimseyi kırmaz, sert ve haşin hitapta bulunmaz, aile efradına bile daima rıfk ile muamele eder, onları gü­ler yüz, okşayıcı söz ve mü­layim hareketle terbiye ve is­laha çalışırdı.

Huzurunda bulunduğumuz zamanlar ısrarımız üzerine hayatta karşılaştığı bazı ha­zin vak'aları bizi kırmamak için hulâsa ederek kendisine has ifadelerle öyle nakleder­lerdi ki, bizim gözlerimizi yaşartır, kendilerinin sabır ve tahammülüne hayran bıra­kırdı.

           Ölümünden bir ay kadar evvel (Ocak1976) yaptığım bir ziyarette, biraz kalp ra­hatsızlığı geçirdiğinden, belki Hakk'a kurbiyetin yakın ol­duğundan, bâzı kimselerin nazar isabet eder korkusu ile yaşlarını sakladıklarından, halbuki yaş saklamakla ölü­mün gecikeceğine kail olan­lara şaştığından, bu vesile ile de kendilerinin, Allah'ın lüt­fü ile doksanbeş yaşını idrak ettiklerinden ve vasiyetlerini çoktan hazırladıklarından. «İrci'i» emr-i celiline daima intizarda bulunduklarından bahis bir konuşma yapmıslardı.

         Bize her zaman bir hadis okur ve şöyle    izah    ederdi:

       “Bir kimse nasıl yaşarsa öy­le ölür ve nasıl ölürse öyle kalkar ve öyle haşr olunur.» Da­ima Rabbın huzurunda oldu­ğunu hatırlayarak temiz ya­şadı ve temiz olarak ruhunuHakk'a teslim etti. Daima yadettiği, bir an zikirden hâ­li kalmadığı, mevcudiyetini, vahdaniyetini, kudret ve azametini her ziyaretçisine tel­kin ettiği Allah'ına kavuştu. Yaşadığı müddetçe ziyaretçilerine hakkı, sabrı, adaleti, doğruluğu, kaza ve nafile namazlarına devam etmelerini öğütler, nafile ibadetle ile Hakk'a kurbiyet kazanılacağını, işinde, tarlasında ,evinde, dükkânında, velhasıl her yerde daima Halik'ı unutmamalarını ,dillerinden zikri bırakmamalarını, Hakk' ın rızasını kazanmak için her işte doğruluktan ayrılmamalarını, Halik’ın huzuruna bir gün çıkacaklarını ve O'na mutlaka hesap vereceklerini hatırdan çıkarmamalarını ısrarla tavsiye ederdi.

         Peygamber Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz Hazretle­rinin bir hadis-i şeriflerinde, “Ölülerinizi salih kişilerin arasına defnediniz. Zira şakilerin yanında olursa eza duyarlar, nasıl ki hayatta iken şerli bir komşunun yanında eza duyulduğu gibi.» buyuru­yor. Binaenaleyh dost, her za­man dostu ile beraber bulun­maktan haz duyar. Salih bir kimse ile dostluk tesis eden zevata ne mutlu!

          Allahım, kendisini Hakk’a ve bu vesileyle halka sevdi­ren zevatın şefaatini üzeri­mizden eksik eylemesin.(Amin)

         Bolu'da Hayreddin To­kadi Hazretlerinin  ayak uçlarında medfun bulunmaktadırlar.